Kendi Devrine Ait Olanlar1. Başta Buhârî, Müslim bütün hadîs kitapları ittifakla şu hususları naklediyorlar: Birgün Allah Resûlü (sav) minbere çıkmış.. nazarı gaybî âlemler ufkunda ve öfke şeklinde tezahür eden celâlî tecellîler arasında, cemaatine demet demet vâridât sunuyordu. Bir ara: “Bugün bana her istediğinizi sorun!” buyurdu. Herkes soruyor, O da cevap veriyordu. Tam o esnada bir genç ayağa kalktı: “Benim babam kim ya Resûlallah?” dedi. Herhalde, az da olsa babası hakkında dedikodu vardı. Böyle bir şayiâ ise genci tedirgin ediyordu. O gün bir fırsat bulmuş ve her zaman -Hakk’ın izniyle- gayba gözleri açık Allah Resûlü’ne babasının kim olduğunu sormuştu. Efendimiz cevap verdi:
“Senin baban Hüzâfe’dir.” Genç artık müsterihti; zira aldığı cevap onu memnun etmişti. Bundan böyle o da aksine ihtimal verilmeyecek şekilde bir babaya nisbet edilecek ve kendisine Abdullah b. Huzâfetü’s-Sehmî denecekti. İşte böyle, herkesin bir şeyler sorduğu esnada Allah Resûlü’nün o andaki ruh hâletini çok iyi kavrayan biri, evet o koca Ömer (ra) birden ayağa fırladı ve: “Biz, Rabb olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan ve peygamber olarak da Hz. Muhammed (sav)’den razıyız” dedi. Onun bu ince, mânidar karşılığı Allah Resûlü’nün sînesinde esen itmi’nân esintilerinin tezahür menfezlerini araladı. Derken celâlî tecellîler yerlerini üns esintilerine bıraktılar.
Bu hâdise o gün mescidi dolduran sahâbeler huzurunda cereyan etmişti. Bütün sahâbe, Allah Resûlü’nün dediklerini tasdik ediyor ve âdetâ sükutlarıyla “Sadakte” diyorlardı.88
2. Müslim naklediyor: Hadîsin ravisi ise Hz. Ömer (ra) buyuruyor ki: “Bedir’de bulunuyorduk. Allah Resûlü, muharebe adına stratejisini tam tesbit etmiş ve kavganın cereyan edeceği yerleri dolaşıyordu. Bir ara yine gözleri aralanan gaybî perdelerin verasında ve bakışları istikbâl ufkunda eliyle bazı yerleri işaret ederek:
‘Burası Ebu Cehil’in öldürüleceği yer; şurası Utbe’nin, şurası Şeybe’nin ve şurası da Velid’in sırtının yere geleceği yer...’ Ve, daha birçok isim saydı.” Muharebeden sonra Hz. Ömer kasem ile diyor ki;
“Allah Resûlü nereyi ve kim için işaret etmişse, hepsini o yerlerde ölü olarak bulduk”89. Evet, hayatlarında Allah Resûlü’nü dilleriyle tasdik etmeyen bu insanlar, şimdi murdar cesetleriyle O’nun sıdkına ve doğruluğuna şehadette bulunuyorlardı. Zira O haber veriyor ve verdiği haberler, santim şaşmadan aynen tahakkuk ediyordu.
3. Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde, şöyle bir hâdisenin nakledildiğini görüyoruz:
Allah Resûlü, ashabıyla beraber mescitte oturuyordu. Bir aralık:
“Biraz sonra buraya nasiyesi, yüzü temiz bir insan gelecek, şu kapıdan içeriye girecek. O, Yemen’in en hayırlılarındandır ve alnında, meleğin elini sürdüğü bir iz taşımaktadır” dedi. Bir müddet sonra aynen, Allah Resûlü’nün haber verdiği gibi bir insan gelip O’nun huzurunda diz çöktü ve müslüman olduğunu ilân etti. Tertemiz, pırıl pırıl, görkemli ve edep âbidesi bu insan Cerîr b. Abdillah el-Becelî’den başkası değildi. 90
4. Beyhakî’nin Delâilü’n-Nübüvve’sinde şu hâdise naklediliyor:
Ebu Sufyan, Mekke’nin fethi esnasında müslüman olmuş, ancak îman gönlüne tam oturmamıştı. Allah Resûlü, Kâ’be’yi tavaf ederken, Ebu Sufyan da orada dolaşıyordu. Bir ara aklından geçti: “Acaba, yeniden bir ordu toplayıp şunun karşısına çıksam nasıl olur?” Tam o esnada Allah Resûlü, Ebu Süfyan’ın yanına sokuldu ve kulağına eğilerek: “O zaman yine seni mağlup ederiz” buyurdu. Ebu Süfyan, işi anlamıştı. O ana kadar kalbinde titrek duran îman, birden oturaklaştı.. olduğu yerde havaya zıplayarak: “Allah’a tevbe ve istiğfar ediyorum” dedi91. Ebu Süfyan’ın bir anlık aklından geçenleri, Allah Resûlü’ne kim haber vermişti? İşte Ebu Süfyan, bu davranışıyla gösteriyordu ki, O, Allah’ın Resûlü’ydü ve doğru söylüyordu...
5. Yine mu’teber hadîs kitaplarında şu hâdise naklediliyor: Umeyr b. Vehb ki o sahâbe arasında “Ruhbanü’l-İslâm” diye anılırdı. Halbuki cahiliye devrinde adı “şeytan adam”dı92. Safvân b. Ümeyye ile oturup anlaştılar. Umeyr b. Vehb müslüman gibi görünecek, Medine’ye gidecek ve Allah Resûlü’nü öldürecekti. Buna karşılık da Safvân b. Ümeyye ona belli miktarda deve verecekti.
Umeyr, kılıcını biledi ve yola koyuldu. Medine’ye geldiğinde ise müslüman olduğunu, Allah Resûlü’ne biat etmek istediğini söyledi. Alıp mescide getirdiler. Fakat sahâbenin Umeyr’e hiç itimadı yoktu. Onun için de, kimse onu Allah Re-sûlü’yle yalnız bırakmaya razı değildi. Hepsi etten, kemikten kale gibi Allah Resûlü’nün etrafına dizilmiş onu gözetliyorlardı. Umeyr mescide girince, Allah Resûlü, niçin geldiğini sordu. Umeyr, bir sürü yalan söyledi; fakat hiç birine de Allah Resûlü’nü inandıramadı. Sonunda İki Cihan Serveri şöyle buyurdu: “Madem ki sen doğruyu söylemiyorsun, o halde ben söyleyeyim: Sen Safvân ile şurada şöyle şöyle konuştun ve beni öldürmek için geldin. Buna karşılık da Safvân’dan şu kadar deve alacaktın.”
Umeyr, beyninden vurulmuşa döndü, derhal Allah Resû-lü’nün ellerine sarılarak müslüman oldu.93 Ve daha sonra kendini öyle ibadete verdi ki, ona sahâbe arasında “ruhban” deniyordu.
Umeyr ile Safvân arasında geçen bu konuşmayı Allah Resûlü nereden duymuştu? Arada bunca mesafe varken, bu haberi O’na kim ulaştırmıştı?
İnanan-inanmayan herkes bu ve benzeri vak’aları heceleye dursun, biz diğer fasla geçelim...
İstikbâle Ait OlanlarYakın Zamanda
1. Buhârî ve Müslim, Hz. Üsâme’den naklediyor: (Üsâme, Zeyd b. Harise’nin oğludur. Allah Resûlü, Üsâme’yi çok sever ve yanından ayırmazdı. Hz. Hasan veya Hüseyin’i bir dizine oturtursa, çok defa öbür dizine de Üsâme’yi oturturdu94. Bir defasında hepsini birden kasdederek: “Allah’ım! Bunlara merhamet et. Çünkü ben de bunlara şefkat ediyorum” diye duâ etmişti).95 Hayat-ı seniyelerinin sonuna doğru Bizans’a karşı hazırladığı ordunun başına onu kumandan tayin etmiş ve senelerce önce babasının şehit düştüğü o topraklarda, Allah düşmanlarına hadlerini bildirme vazifesini ona tevdi’ ediyordu. Ancak, Efendimiz’in sıhhî durumunun ağırlaştığını gören Üsâme, orduyu durdurmuş ve Allah Resûlü’nün vefatına kadar hareket ettirmemişti.96 İşte bu Üsâme (ra) diyor ki: “Birgün Allah Resûlü’yle beraber bulunuyordum. O gün Efendiler Efendisi, Medine’nin yüksek binalarından birinin damına çıkmış, etrafı seyrediyordu. Bir ara:
“Şu anda evlerinizin arasında yağmur gibi fitnelerin dökülmekte olduğunu görüyorum” buyurdular.97
O böyle deyip aramızdan ayrıldı.. O’nun arkasından sokaklar fitne seylâplarıyla inledi. Evet, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (r. anhüm), hep bu fitnelerin kurbanı olarak şehit edildiler. Sanki fitneler de belâ ve musîbetlerin diliyle Allah Resûlü’ne “sadakte” diyorlardı...
FitnelerHz. Ömer (ra), hayatında hep bu fitnelerin zuhurundan korkuyordu. Bir defasında mescidde kalabalık bir insan topluluğu ile otururken sordu: “Allah Resûlü’nün haber verdiği fitneleri duyup da, haber verecek biri var mı?” Huzeyfe: “Ben varım” deyince, Hz. Ömer: “Sen cesur bir adamsın, söyle” dedi ve o da: “Kişinin fitnesi ailesinde, malında, nefsinde, çocuğunda ve komşusundadır. Bunlara da oruç, namaz, sadaka, emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker keffaret olur” dedi. Ömer: “Hayır, ben bunları sormuyorum. Deniz dalgaları gibi dalgalanacak fitneleri soruyorum” dedi.
Huzeyfe: “Ya Ömer! Onların seninle hiçbir alâkası yok. Seninle onlar arasında kapalı bir kapı var” dedi. Hz. Ömer daha sonra: “Bu kapı açılacak mı, kırılacak mı?” diye sordu. Huzeyfe: “Kırılacak” dedi. Hz. Ömer sarsıldı, dudaklarından titrek bir sesle şu cümleler döküldü: “Öyleyse bu kapı, bir daha kapanmayacak.”98
Daha sonra sahâbe sordu: “Acaba Ömer bu kapının kendisi olduğunu biliyor muydu?” Huzeyfe cevap verdi: “Evet, dünkü geceyi bildiği gibi biliyordu.” Evet, biliyordu ki, ben gidince Ümmet-i Muhammed’in vahdetiyle alâkalı kapalı bulunan kapılar açılacak, fitne ve fesat alıp yürüyecek.. ümmet içinde çeşitli anlayışlar, muhtelif akım ve cereyanlar zuhur edecek...
Ömer, bunu biliyordu; çünkü bu olacakları haber veren sâdık ve masdûk olan İki Cihan Serveri Hz. Muhammed Mustafa (sav)’ydı.
Ve günü gelince denilenler aynen zuhûr etti. Ömer, hain bir İranlı tarafından hançerlendi. Ömer’in hançerlendiği aynı gün, İslâm vahdeti de bağrından derin bir yara aldı. Hasım dünya hedefini çok iyi seçmiş ve insafsız avcı okunu tam hedefine isabet ettirmişti. Evet, onun vefatıyla fitneler âdetâ sel oldu aktı ve İslâm âlemini istilâ etti. Elbette bu, bir yönüyle hicrandı, ızdıraptı, fakat diğer yönüyle de hâdiseler diliyle tıpkı gökte, yıldızlardan “Lâilâhe illallah Muhammedü’r-Resûlullah” yazmak derecesinde bir delil ve bürhandı...
Muzafferiyet2. Buhârî ve Ebû Dâvud’un Sünen’inde de Habbâb b. Eret (ra)’in anlattığı şu hâdiseye şahid oluyoruz. Şimdi ondan dinlediklerimizi hülasâ edelim:
“Sıkıntılı bir dönemde Allah Resûlü örtüsünü, başına almış Kâ’be’nin gölgesinde oturuyordu. Kimbilir yine hangi hakarete maruz kalmıştı.? O öyle bir dönemdi ki, bütün cahiliye âdetleri birer silah gibi müslümanların aleyhine kullanılıyordu. Ben, o devrede henüz hürriyetine kavuşamamış bir insandım. Sahibimin ve diğer Mekke büyüklerinin bana reva gördükleri cefa ve işkence artık dayanamayacağım kerteye ulaşmıştı. Allah Resûlü’nü böyle yalnız görünce yanına yaklaştım ve: Ya Resûlallah! Duâ edip Cenâb-ı Hakk’tan nusret ve yardım dilemez misin? dedim.” -Allah Resûlü’nün hemen ellerini açıp duâ edeceğini düşünüyordu.. bir de Kureyş’e bedduâ etse diye bekliyordu.. fakat Resûlullah, ona şunları söyledi: “Allah’a yemin ederim ki, sizden evvelki ümmetler, daha dehşet verici işkence gördüler. Onlardan bazıları hendeklere yatırılır ve demir testerelerle vücutları ikiye bölünürdü de yine dinlerinden dönmezlerdi. Etleri kemiklerinden ayrılırdı da yine gevşeklik göstermezlerdi. Allah, bu dini tamamlayacaktır; ancak siz acele ediyorsunuz. Birgün gelecek, bir kadın Hîre’den Hadramût’a kadar tek başına yolculuk yapacak da, yolda vahşi hayvanlardan başka hiçbir şeyden endişe etmeyecek.” - Ve Habbâb yemin ediyor: “Allah Resûlü’nün dedikleri aynen çıktı; ben bütün bunları bizzat gözlerimle gördüm.”99
“İlk Kavuşan Sen Olacaksın”3. Efendimiz (sav), irtihaline sebeb olan rahatsızlık günlerinden birinde, incelerden ince, oturuşu-kalkışı ve derin bakışlarıyla aynen kendisine benzeyen Hz. Fâtıma Anamız (r.anha)’ı yanına çağırdı ve eğilip onun kulağına birşeyler fısıldadı. Hz. Fâtıma öyle ağladı, öyle figân etti ki, onun feryadının şiddetinden herkes irkildi. Biraz sonra yine Allah Resûlü, onun kulağına birşeyler fısıldadı. Bu sefer de öyle sevindi ki, onu görenler kendisine cennetin bütün kapılarından girme da’vetiyesi geldi zannederdi.. aslında ona göre öyleydi de. Evet, böyle bir beşâşet ve sürur izhar etmişti.
Bu hâdise Hz. Âişe (r. anha) Validemiz’in gözünden kaçmadı. Biraz sonra ona bunun sebebini sordu; fakat Fâtıma Validemiz; “bu Allah Resûlü’ne ait bir sırdır” dedi ve birşey söylemedi. Hz. Âişe, Efendimiz’in vefatından sonra tekrar sorunca, Fâtıma Anamız şöyle cevap verdi: “Birinci defada kendisinin vefat edeceğini söylemiş; onun için ağlamıştım. (Evet öyle ağladı, vefat-ı Nebî onu öyle feryada boğdu ki, o gün dudaklarından dökülen şu mısralar cihanı ağlatacak kadar rikkat vericidir:
‘Hz. Muhammed’in mezarının toprağını koklayan bir insana, başka koku aramaya ne lüzum var? Üzerime öyle musîbetler döküldü ki, eğer onlar günler üzerine dökülseydi, günler hep gece olurdu.’100)İkinci defa ise bana, ailesi içinde kendisine en erken kavuşacak insanın ben olacağımı müjde etti.. ve işte onun için de sevindim.”101
Altı ay sonra o da babasına kavuşmuştu..102 ve Hz. Fâtıma’nın bu vefatı da Allah Resûlü’nü tasdik ediyor ve sanki O’na “sadakte” diyordu.
Sulh4. Kütüb-i Sitte ricalinin ekseriyetinin rivayet ettiği bir hadîste Allah Resûlü birgün hutbede Hz. Hasan’a işaretle şöyle demişti:
“Bu benim evladım Hasan, o seyyiddir. Allah (cc) onunla iki büyük cemaatı birbiriyle sulh ettirecektir.” 103Evet O, kerîm oğlu kerîmdir. Allah Resûlü’nün evladıdır.. efendidir. Birgün kendisine tevdi’ edilen hilafet ve saltanatı, sadece ümmet arasında tefrikaya sebebiyet vermemek için terkedecek ve nasıl bir seyyid oğlu seyyid olduğunu gösterecektir. Aradan yirmibeş-otuz sene geçmemişti ki, Allah Resûlü’nün dedikleri bir bir zuhur etti.. Hz. Ali’den sonra Emevîler karşılarında Hz. Hasan’ı buldular. Ancak bu sulh ve sükûn insanı, bütün haklarından feragat ettiğini ilan ederek birbirine girmek üzere olan iki İslâm ordusunun arasını sulha bağladı ve korkunç bir fitneyi muvakkaten dahi olsa önledi 104. Şair ne güzel söyler:
“O (Hasan) kerîmoğlu kerîmdir.” Nasıl olmasın ki, onun dedesi insanların en hayırlısı ve varlığın mabihi’l-iftiharıdır.
Efendimiz, ona ait bu hâdiseyi haber verdiğinde, Hz. Hasan, henüz küçük bir çocuktu. Belki o gün Allah Resûlü’nün nelere işaret ettiğini dahi anlamamıştı. Yani o, Allah Resûlü, böyle söyledi diye bu işi yapmış değildi. Belki Allah Resûlü, onun öyle yapacağını bildiği için bu sözü söylemişti. Evet, Hz. Hasan da, dedesini tasdik ediyor ve seneler sonra O’na: “Sen doğru söylüyorsun” ma’nâsına “sadakte” diyordu.
Bir Asır Yaşayacak5. Abdullah b. Büsr’ün başına mübarek ellerini koyarak: “Bu çocuk tam bir asır yaşayacak” buyuruyor ve ilave ediyorlar: “Yüzündeki şu sevimsiz siğiller de gidecek.”
Sahâbe diyor ki: “O zât, tam yüz sene yaşadı ve yüzündeki siğiller de kaybolmuştu.”105
Allah Resûlü nasılki her an bir evvelki halinden daha mükemmele doğru yükseliyor ve daima bir sonraki haline göre bir önceki durumunu eksik buluyor ve bundan dolayı da günde yüz defa istiğfar ediyordu;107 aynen öyle de, her geçen gün ümmeti, O’nu anlama ve tanımada bir adım daha ilerliyor ve O’nun istikbâle ait verdiği haberlerin tahakkuk edişi karşısında îmanı biraz daha artıyor ve O’na hitaben “Sen Resûlullahsın” diyordu.
Yakın İstikbâlZamanlama açısından yukarıda verdiğimiz misâllerden Allah Resûlü’nün yaşadığı devreye daha uzak ve bizim yaşadığımız devrelere daha yakın, hatta içinde bulunduğumuz asra bakan ve bizden sonraki asırlarda tahakkuk etmesi beklenen nice misâller var ki, şimdi de bir nebze onlar üzerinde duralım:
Hendek’te Verdiği Haberler
1. Hemen hemen bütün hadîs ve siyer kitapları sahâbeden şu hâdiseyi naklederler: “Hendek kazılıyordu. Büyükçe bir kaya vardı ki bütün gayretimize rağmen bir türlü onu yerinden sökmeye muvaffak olamamıştık. Efendimiz de bizimle beraber, hendek kazıyordu. Hatta bizlerin kuvve-i manevîyesini takviye için ara sıra:
“Allahım âhiret hayatından başka hayat yok. Sen ensar ve muhacirini bağışla” 108 diyor; ve sahâbe, O’nun bu sözleriyle coşuyor:
“Allahım, Sen olmasaydın biz hidayete eremezdik, namaz kılamaz, zekat veremezdik. Sen üzerimize sekîneni indir ve düşmanla karşılaşırsak bizim ayaklarımızı kaydırma” diyerek mukabele ediyorlardı.109
Onlar, en küçük dertlerini dahi Allah Resûlü’ne söylerlerdi. Bu büyük kayanın durumunu da O’na haber verdiler. Manivelası elinde geldi ve onunla taşı parçalamaya başladı. O, manivelasını taşa indirdikçe ondan kıvılcımlar çıkıyor.. ve sanki aynı esnada Allah Resûlü’nde de vahiy ve ilham kıvılcımları çakıyordu. Her vuruşta şunları söylüyordu:
“Bana şu anda Bizans'ın anahtarları verildi. Sâsanî surlarının yıkıldığını görüyorum. İran’ın anahtarlarının bana verildiğini müşahede ediyorum...” 110Aradan birkaç sene geçiyor; Allah (cc), Sa’d b. Ebi Vakkas ve Halid b. Velid gibi büyük kumandanların kılıcıyla oraların fethini müslümanlara müyesser kılıyor ve bütün bu yerlerin anahtarları Allah Resûlü’nün şahs-ı manevîsine teslim ediliyor. Bu da, O’nun doğruluğunu ayrı bir tasdiktir. Zaten tasdik etmemeleri de mümkün değildi; zira O, doğruluğu temsil için gelmişti. Farz-ı muhal, eğer böyle “olacak” dediği şeyler, aslında vuku’ bulmayacak dahi olsalardı, Allah (cc), Habibini yalancı çıkarmamak için onları yine olduracaktı. Nasıl olmasın ki, sahâbenin meşhurlarından Berâ (ra) için bile
“Eğer herhangi bir mes’elede yemin etse, Allah, onu, yemininde yalancı çıkarmaz” denilmişti 111. Yani Berâ Hazretleri eğer hiç olmayacak bir şey’e, olsun diye yemin etseydi, Allah onu olduracaktı. Hakikaten de, sahâbe her muharebede onu öne sürüyor ve âdetâ onunla galibiyetlerini garantilemeye çalışıyorlardı 112. Şimdi, sahâbeden birine Cenâb-ı Hakk böyle bir hususiyet verir de Habîbine vermez mi? Şu kadar varki O, görüpte söylüyordu. Zira Allah (cc), O’na bildiriyor, O da biliyordu....
Emniyet ve Zenginlik Müjdesi2. Adiy b. Hâtem anlatıyor. (Adiy, Hâtem-i Tâi’nin oğludur. Önceleri Hristiyan’dı. Aradı ve Allah Resûlü’nü buldu; buldu ve kurtuldu). Bu şanlı sahâbe şöyle diyor: “Bir gün Allah Resûlü’nün huzurunda fakirlikten, yoksulluktan ve eşkıyanın talanından bahsediliyordu. Buyurdular ki:
‘Gün gelecek Hîre’den Hadramût’a kadar bir kadın, tek başına yolculuk yapacak ve vahşi hayvanlardan başka hiçbir şeyden korkmayacaktır.’-Adiy diyor ki-: Bunları dinlerken; hayret içindeydim. ‘Tây kabilesinin eşkıyaları varken’ diyordum kendi kendime, bu nasıl mümkün olabilecek? Devam ettiler:
‘Bir gün gelecek Kisra’nın hazineleri sizin aranızda pay edilecek.’ Sordum: Ya Resûlallah! İran Kisra’sının hazineleri mi? ‘Evet, İran Kisra’sının hazineleri’ buyurdular. Hayretim daha da artmıştı. Çünkü bu sözlerin söylendiği devrede İran, en debdebeli günlerini yaşıyordu.. ve yine devam ettiler:
‘Öyle bir gün gelecek ki, o gün insan elinde zekatıyla dolaşacak da zekatını verecek kimse bulamayacak..’Ben, diyor Adiy: Bunların ilk ikisini gördüm, ömrüm olursa üçüncüyü de göreceğim.”113
Adiy, bu üçüncü devri göremeyecekti. Fakat gün geldi, o devri görenler de oldu: Ömer b. Abdülaziz devrinde, Allah Resûlü’nün dediği hakikat aynen yaşandı. Şu anda Türkiye hudutları gibi otuz ülkeyi içine alan o büyük devlet, gelir dağılımı bakımından öyle bir düzeye çıkmıştı ki, fakir denen tek bir fert kalmamıştı. Zannediyorum bugün “Amerika ve bazı batı ülkelerinde mevcut hayat standardı, o devreyle kıyas kabul edilemeyecek kadar düşüktür” desek mübalağa etmiş olmayız. Hem bugünkü devletlerin zengin olanlarında gelir dağılımı o kadar dengesizdir ki, çok müreffeh hayat yaşayan fertlerin yanında, izbelerde yaşayanlar da vardır. Halbuki o dönemde de böyle bir dengesizlik de ortadan kaldırılmıştı.114
Ammar’ın Şehadeti3. Mescid-i Nebî yapılıyor. Herkes harıl harıl çalışıyor. Kimi kerpiç yapıyor, kimi de taşıyordu.. tabii Allah Resûlü de çalışanlar arasında.. evet O da sırtında kerpiç taşıyor. Ammâr, bir aralık Allah Resûlü’nün yanına geldi.. sırtında da iki kerpiç vardı.. herhalde naz makamında “Ya Resûlallah! Bana iki kerpiç yüklediler” dedi. Allah Resûlü, tebessüm buyurdu ve onun yüzündeki tozu-toprağı mübarek elleriyle silerken de tam otuz sene sonra başına gelecek bir ciğersûz hâdiseyi ,Hz. Ali’ye başkaldıran bir bâgî cemaat tarafından şehit edileceğini haber verdi ve onu uyardı. Evet, Sıffîn’de Ammâr, Hz. Ali tarafındaydı ve o savaşta bu büyük sahâbi şehit düşmüştü. Hatta Hz. Ali taraftarları, bunu karşı tarafın haksızlığına delil getirerek onlara “siz bâgîsiniz” demişlerdi 117. Evet, gerçi Sıffîn’de Hz. Ammâr’ın kanı dökülüyordu; ancak yere düşen her bir kan damlası âdetâ, Allah Resûlü’ne hitaben “Sadakte” doğru söyledin, diyordu.
Evet, aziz okuyucu! Allah bildirmezse, insan bunları nasıl bilebilir? Bugün kurgu filmlerde bazı kehanetlerde bulunuyorlar. Bunlar o kadar zor değil, çünkü mukaddimeleri, başlangıçları var.. biraz hâdiseleri terkip etme kabiliyetiyle, bu türlü mes’elelerde tahmin yürütülebilir. Halbuki Efendimiz’in gaybtan haber verdiği hususların hiçbirinde başlangıç ve mukaddimât adına bir nokta dahi mevcut değildi. Bu itibarla O’nun söylediklerinin onda birini bile, deha çapında müthiş bir karîhaya sahip herhangi bir insanın söylemesi imkansızdır. Zira bu gibi mes’eleler aklın hudutlarını ve bizleri aşan mes’elelerdir.. yani gayb gözü açık olmadan veya vahiyle müeyyed bulunmadan, bu gibi hususları bilmenin imkânı yoktur. Öyleyse, Allah Resûlü kendiliğinden değil; Allah’ın bildirmesiyle biliyor, söyledikleri de hep doğru çıkıyordu...
Din Adına Dinsiz Bir Kavim4. Birgün ganimeti taksim etmiş, orada duruyordu ki, birden, burnu basık, gözleri çukur ve elmacık kemikleri çıkık bir adam çıkageldi. Tipi tam bir Moğol tipini andırıyordu. Belki de ileride çıkacak bir topluluğu, o gün için o zat temsil ediyordu. Edebsizce Allah Resûlü’ne şöyle hitap etti: “Bu taksim adaletli olmadı, âdil ol!” Evet, belki de münafıktı, münafıktı ki, Allah Resûlü’ne böyle hitap edebiliyordu. Allah Resûlü :
“Ben de adaletli davranmazsam kim adaletli davranabilir ki? Eğer âdil olmazsam haybet ve hüsrana uğradım, demektir” buyurdu 118. Cümledeki “Te” harflerini muhatap sıgasına göre okursak; o zaman da: “Siz, haybet ve hüsrana uğradınız, demektir” ma’nâsına gelir. Bununla Allah Resûlü şunu anlatmak istemektedir: Eğer bir peygamber âdil değilse o insanlar adaleti kimden öğrenecekler? Adaletin olmadığı bir zeminde ise insanlar, haybet ve hüsrandadır. Öyle ise siz de haybet ve hüsrandasınız demektir. Bir de, eğer ben âdil değilsem, kaybetmiş sayılırım. Halbuki Allah (cc) beni peygamber olarak gönderdi. Demek ki ben kaybetmedim.. o halde ben âdilim.
Hz. Ömer (ra), Allah Resûlü’ne karşı nasıl konuşulacağını bilmeyen bu küstaha haddini bildirmek için izin ister: “Bırak şu münafığın kellesini uçurayım” der. Ancak Allah Resûlü müsâade etmez ve orada mübarek dudaklarından gayba ait şu sözler dökülür:
“İleride bir kavim zuhur edecek. Ablak yüzlü, basık burunlu ve çekik gözleri çukuruna girmiş bu kavim, Kur’ân okuduğunda kendi okuyuşunuzu küçük görürsünüz. Ancak okudukları gırtlaklarından aşağıya inmez. Okun yaydan fırladığı gibi, dinden çıkarlar, hatta, bunlardan birinin kolunda büyükçe bir et beni vardır.” 119Seneler hızla geçer. Sanki Allah Resûlü’nü tasdik için günler birbiriyle yarışmaktadır: Nehrivan’da Hz. Ali bütün Haricîleri kılıçtan geçirir. Tam Allah Resûlü’nün tarif ettiği şekilde bir insan getirilir ve Hz. Ali’ye müjde verilir. Demek ki dinden çıkarak, dine karşı kavga verecek insanlar bunlardır 120. Zayıf bir hadîste Efendimiz, Hz. Ali’ye hitaben:
“Ben Kur’ân’ın tenzili için savaştım, sen de te’vili için kavga vereceksin” 121 buyurmuştur. Yani Kur’ân nazil olmaya başlayınca bütün insanlar, bana karşı koydu; ben de bunlarla mücadele ettim. Ve bir gün gelecek, Kur’ân’ı yanlış te’vil ve tefsîr edenler olacak, sen de onlara karşı kavga vereceksin. Mevsimi gelince o da olmuş, Hz. Ali (ra) Haricîlere karşı kavga vermiş; okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkan bu insanlarla mücadelede bulunmuştur. Evet, sanki bu burnu basık, elmacık kemikleri çıkık adam, Allah Resûlü’nü tasdik için yaratılmış gibiydi. Öyle ki, onun bu menfî hali, müsbet ma’nâda Allah Resûlü’nü doğruluyordu. Tabii, şeytanın bir mü’mine, musallat olmasıyla, mü’minin ona karşı verdiği kavgada onun sevap kazanmasına mukabil, şeytanın hayır adına birşey kazanmaması gibi, bu adam da o şekilde öldürülüp Allah Resûlü’nü tasdike vesile olmakla beraber, hiçbir şey elde edemeyecektir. Evet gerçi biz, onun o çirkin sima kitabında, Allah Resûlü’nün doğruluğunu okumaktayız; ama bu ona hiçbir şey kazandırmamakta. Zira o bu mevzuda sadece talihsiz bir vasıta...
Gemilerle Sefer ve Ümmü Harâm5. Ümmü Harâm binti Milhan, bir rivayete göre Allah Resûlü’nün sütten teyzesi, diğer bir rivayete göre ise, annesinin yakın akrabası olması sebebiyle teyzesi mesabesindedir. Allah Resûlü onun evine teklifsiz girer çıkar ve bazen de orada istirahat buyururlardı. Bir defasında yine istirahat için yatmışlardı. Tebessümle kalktılar; Ümmü Harâm binti Milhan sordu: “Ya Resûlallah niçin tebessüm ediyorsunuz?” Buyurdular ki, “Ümmetimden bir topluluğun melikler gibi gemilerle cihada çıktıklarını gördüm.” Kadın, “duâ etmez misin, ben de onlardan olayım” deyince, Allah Resûlü: “Sen onlardansın” ferman ettiler. Tekrar istirahata çekildiler. Biraz sonra yine aynı şekilde tebessüm ederek uyanıp Ümmü Haram’a aynı sözleri söylediler. O da yine: “Duâ etmez misiniz onlardan olayım” dedi. Efendimiz: “Sen evvelkiler arasında olacaksın” dediler.122
Seneler geçer. Ümmü Harâm, kocası Ubâde b. Sâmit ile beraber Kıbrıs seferine çıkar ve orada hastalanarak vefat eder.123 O günden bu güne de müslümanlar, onların kabirlerini ziyaret ediyor, başlarında göz yaşı döküyor. Tabii dökülen her damla göz yaşı, aynı zamanda Allah Resûlü’nü tasdik ma’nâsını taşıyor. Çünkü Allah Resûlü gaybî bir haberde bulunmuş ve bu haber milimi milimine doğru çıkmıştır. Bu doğruluğa Kıbrıs, Kıbrıs tarihi ve onların oradaki merkadi tekzip edilmez bir şahittir.
Evet, Allah Resûlü’nün dedikleri, mevsimi gelince bir bir zuhur ediyor, biz de bunları tarih aynasında müşahede ile O’na şehadetimizi yeniliyor ve her defasında da, vücudumuzu meydana getiren atomlar sayısınca “Doğru söyledin Ya Resûlallah” diyoruz. Evet, belki bizim ifadelerimiz, bunu anlatmaya yeterli değil; fakat her mü’minin vicdanında duyduğu ses, öyle gürül gürül ki, duymazdan gelmek, bu sesi inkâr etmek imkânsız gibi...
Benû Kantûrâ6. İslâm âlemine musallat olacak bir milletten bahisle de Allah Resûlü şöyle buyurur :
“Ahir zamanda Benû Kantûra zuhûr edecektir. Ablak yüzlü, küçük gözlü ve basık burunludurlar.” 124Tarih kitapları, bunların Moğollar olduğunu söyler. Zaten Allah Resûlü’nün tarifi içinde İslâm Âlemi’nin başına gelen iki büyük ve dehşetli tasallut vardır: Bunlardan biri Endülüs’te, Ferdinand tasallutudur ki, bu her yönüyle tam batı barbarlığı içinde cereyan etmiş; insanlar öldürülmüş, kütübhaneler tahrip edilmiş ve kitaplar da yakılmıştır. İkincisi ise Moğol felaketidir. Onlar da Mısır, Suriye ve Anadolu’da ne kadar kültür merkezi varsa hepsini yerle bir etmiş, her tarafı harabeye çevirmiş, sonra da çekip gitmişlerdir.
Allah Resûlü ümmetinin kaderiyle çok alâkadar olduğundan bu gibi haberlerle onların dikkatini çekiyor ve adetâ diyordu ki; Ümmet-i Muhammed cezalandırılmayı hak ettiğinde Allah (cc), onlara karşı te’dip unsuru olarak zalimleri kullanır. Evet, zalim Allah’ın kılıcıdır. Önce onunla intikam alır; sonra da döner ondan intikam alır. Yani zalim de zulmünde payidar olmaz; ancak evvela Allah (cc) bu zalimleri müslümanların üzerine musallat eder. Sonra da tutar onları sarsar ve yerin dibine batırır. İşte böyle bir su-i akibetten sakınmaları için, o şefkat âbidesi Allah Resûlü, ümmetini ikaz ediyor, Allah’ın gazabını celbedici hareketlerden kaçınmalarını tavsiye sadedinde başlarına gelecek bela ve musibetleri, hem de o hâdiselerin tasvirini yaparak haber veriyor.. evet, verdiği bu haberler, kendisinden tam altı-yedi asır sonra meydana gelmekle O’nun hak resûl olduğunu ilân etmektedir...
İstanbul’un Fethi7. İstanbul fethedilecektir. O günkü adıyla “Konstantiniye” muhakkak müslümanların eline geçecektir. Hâkim, Müstedrek’inde Allah Resûlü’nün bu haberini naklederken, bu mu’ciznûma ihbarı:
“Konstantiniye elbet birgün fetholunacaktır; onu fetheden asker ne güzel askerdir; ve onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır” cümleleriyle verir.125Hemen her devrin büyük kumandanları ve cihangir bahadırları, hem de tâ sahâbe devrinde başlayarak, bu kutlu habere mâsadak olmak için defalarca İstanbul’a kadar gelmiş ve geriye dönmüşlerdir. İşte Ebu Eyyûb el-Ensârî de o gelip dönenlerden geriye kalmış İstanbul’un bağrında, İstanbul’un gerçek değeri bir inci gibidir. Ben burada herkesin ma’lûmu olan bazı hususları tekrar etmekten hem sıkılıyor, hem de zaman israfı sayıyorum ama, yine de hicap duya duya bir-iki hususu arzetmeden geçemeyeceğim:
İstanbul fethedildiği gün surlara çıkıp, sancağını diken Ulubatlı Hasan, sıradan bir nefer değildi; o Enderunda yetişmiş bir zabitti ve aynı zamanda Fatih’in ders arkadaşıydı.
O devrede onlar birkaç kişiydiler. İstanbul’un ilk kadısı Hızır Çelebi, Ulubatlı Hasan ve bir de Cihan fatihi Muhammed Han Hazretleri bunlardan sadece üçü. Beraber okumuş, beraber yetişmiş ve aynı ders halkasında talebelik yapmışlardı.
Ulubatlı, surlar aşıldığı gün vücudu bitevî delik deşik olması pahasına, surlara çıkmış ve pek çok yara bere içinde olmasına rağmen bayrağı surlara dikmeye muvaffak olmuştu. Bir müddet sonra da Fatih bu levendin başı ucundaydı. Ulubatlı, son anlarını yaşıyordu. Dudağındaki tebessüm Fatih’i hayrete düşürmüştü. Sordu: “Niçin tebessüm ediyorsun?” Cevap verdi: “Biraz evvel buraları Allah Resûlü teftiş ediyordu. O’nun gül cemalini gördüm. Sürûrum bundandır..”
Dokuz asır evvel haber vermişti. Dokuz asır sonra da orayı fethedecek ordunun içinde bulunuyordu. Ben de, buna itimaden, hep diyorum ve hep diyeceğim: “Üç-dört kişi dahi olsa, samimi bir kalple, dine hizmet için bir araya gelseler; muhakkak Allah Resûlü’nün ruhâniyâtı orada hazır olacak, onları ve orayı şereflendirecektir.
İşte, İstanbul’un fethi de sıdkın diğer şahitleri misüllü Allah Resûlü’nün doğruluğunu gösteren delillerden biri olduğu gibi, Ebû Eyyûb el-Ensarî de bu şehadetin inandırıcı ayrı bir şahidiydi; zira orasının fethedileceğini ilk duyanlardan birisi de oydu.. ve onun içindi ki, tâ Medine’den kalkıp gelmiş ve cesedinin İstanbul’a defnedilmesini vasiyet etmişti.126
Uzak İstikbâlVehn (Dünya Sevgisi - Ölümden Korkma)1. Efendimiz (sav) günümüze çok yakın hâdiselerden de haber vermişti. İşte bunlardan biri: Ümmetler, milletler, insanların birbirlerini sofraya da’vet etmeleri gibi birbirlerini sizin üzerinize da’vet edecek ve üzerinize üşüşecekler.” Birisi sordu: “Bizim azlığımızdan mı?” Allah Resûlü: “Hayır, aksine siz o gün çok olacaksınız. Fakat selin sürüklediği çer çöp gibi.. Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı duydukları korkuyu kaldıracak ve sizin kalbinize de ‘vehn’ atacak” dedi. Yine birisi sordu:“Ey Allah’ın Resûlü vehn nedir?” Cevap verdi: “Ölüme karşı isteksizlik ve dünya sevgisi!” 127
Bu ifadelerden, ilk bakışta şu ma’nâları anlıyoruz: Birgün gelecek, milletler yığın yığın üzerimize çullanacaklar. Sofrada yemeği taksim eder gibi, yer altı-yer üstü servetimizi aralarında paylaşacaklar. Evet, bütün yer altı ve yer üstü servetlerimize el koyacak ve gözümüzün içine baka baka âdetâ sofralarımızı yağmalayacaklar. Evet biz, lokmayı hazırlayıp önlerine koyacağız, onlar da doymak bilmeyen bir iştiha ile önlerine konan şeyleri yutacaklar. Bütün bunlar niçin olacak? Çünkü o zaman biz, artık köklü bir ağaç değiliz de ondan. Hatta, selin sürüklediği çer çöp gibiyiz de onun için. Evet, bizim mizaçlar, meşrepler, hizipler ve anlayış farklılığı ile birbirimizi yiyip bitirmemize karşılık, onlar dünyevî hasis menfaatler etrafında birleşti, bütünleşti ve bizleri sindirdiler. Önceleri onlar bizden korkuyorlardı. Çünkü biz, onların ölümden kaçtıkları gibi ölümün üzerine gidiyor ve dünyayı istihkâr ediyorduk. Halbuki şimdi biz, ölümden kaçıyor ve dünyayı da onlardan daha çok seviyoruz. Onlar da bizim bu zaafımızı işleterek, bizi en can alıcı yerimizden vuruyorlar.
İlk bakışta haçlı seferlerini hatırlatan bu hadîs, biraz daha derin düşünülürse, çok daha yakın bir tarihte cereyan eden hâdiselere de işaret ettiği açıkça görülecektir.
Raif Karadağ “Petrol Fırtınası” adında bir kitap yazdı. Daha sonra o fırtınayı çıkaranlar tarafından da öldürüldü. Çünkü o kitapta 19. ve 20. asır Türk insanının ma’kûs talihi ve gadr-u efganı, mütecavizlerin de “hay-huyu” vardı.
Devlet-i Âliye’nin -ben ona imparatorluk denmesinin karşısındayım. Çünkü o devlet bir imparatorluk değildi. Sahâbe ve tabiin devrinden sonra, gelmiş geçmiş en muhteşem bir devletti ki, dense dense ona “Devlet-i Âliye” denir- üzerine nasıl bir sofra gibi üşüşülmüştü.! Bütün dertleri, bu geniş ve bâkir toprakların yer altı-yer üstü zenginliklerini elde edebilmekten ibaretti. Tarih boyu cereyan eden açık haçlı hareketlerinin en ağırı, bu kapalı salîb tecavüzü yanında yine hafif kalırdı. Evet, birbirlerini bir sofraya çağırır gibi çağırmış ve bir ülkenin bütün varlığını aralarında paylaşmışlardı...
Hz. Osman ve Hz. Ali’yi (r. anhüma) o devrin hıyanet çarkını çeviren bir zihniyet arkadan vurmuş, Asr-ı Saadeti kana boyamıştı; Âl-i Osman’ı da onların torunları arkadan vurdu ve İslâm dünyasını başsız bıraktılar.
Hazırlanmış ve donatılmış bir sofraya koşuyor gibi üzerimize üşüştü ve Akif’in ifadesiyle: “Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela” bir araya gelerek Devlet-i Âliye’yi talan ettiler...
Haçlı, bir zamanlar bize belli bir zihniyetle saldırmıştı ve bu o günün saf ve aptal Avrupalısının saldırısıydı. İğfal edilmiş bu aptal yığınlar, akıllarınca Hz. Meryem’in merkadini kurtarmaya geliyorlardı. Halbuki bizim nazarımızda Hz. Meryem onların düşündüklerinden de, inandıklarından da daha faziletliydi. Çünkü biz onun, cennette Efendimiz’e zevce olacağına inanıyor ve ona mü’minlerin anası gözüyle bakıyorduk128. Aynı zamanda eğer, Hz. Meryem hayatta olsaydı, onu da rahatsız edecek olan, onların bâtıl ve köhne düşüncelerine karşı onun gerçek hakikatının müdafiileriydik...
Demek istediğim şudur: Allah Resûlü’nün mevzua esas aldığımız hadîslerinde, işaret buyurdukları bu köhne zihniyetin neticesi, hazırlanan haçlı seferleri değildir; belki yakın tarihte bütün dehşetiyle gördüğümüz ve hâlâ görmekte olduğumuz, korkunç bir batı ittifakıdır ki, henüz İslâm âlemi onlara sofra olmaktan kurtulabilmiş değildir. Görüldüğü gibi, on dört asır evvel söylenenler, bugün, kelimesi kelimesine tahakkuk etmekte, görülmekte ve yaşanmaktadır.
Komünizm Fitnesi2. İbn-i Ömer anlatıyor: “Allah Resûlü, birgün şark tarafına dönerek”:
“Dikkat edin fitne bu taraftan, şeytan çağının yayıldığı yerden zuhûr edecektir” buyurdular.129Çok kuvvetli bir ihtimal ile bu hadîsleriyle Efendimiz, günümüzde, Avrupa’nın zalim ve kâfirlerine alternatif olarak şarkta zuhûr edecek olan fitneye işaret buyurmaktadırlar.
Metinde geçen “Karn” kelimesi boynuz ma’nâsına geldiği gibi çağ ve asır ma’nâsına da gelir. Onun için bu kelimeye “boynuz” ma’nâsından ziyade “çağ” ve “asır” ma’nâlarını vermek daha muvafıktır. “Şeytan Çağı” demektir ki Asr-ı Saadetin mukabilidir. İnkâr-ı ulûhiyet esası üzerine kurulmuş ateist, ibahîyeci ve dünden bugüne, şeytanın, nefs-i emmare vasıtasıyla insana fısıldamaya çalıştığı bütün fenalıkların birden hayata geçirilmesi sistemi. Kapitalizmin nesebi gayr-i sahih evladı bu ürpertici sistem, günümüzde can çekişiyor olmasına rağmen hâlâ yeryüzünde, din, diyânet, mukaddesât, tarih ve hatta demokrasi düşmanlığının rakip kabul etmez şampiyonluğunu sürdürmekte ve bir korkulu rüya olmaya devam etmektedir ki; zannediyorum Allah Resûlü de bütün efradı içinde, bilhassa bu sistemin hakim olduğu döneme “Şeytan Çağı” diyor. Ve bu çağla gelen cihanşümûl krizlere karşı ümmetini uyarıyor.
Fıtrat’taki Hazine3. Yine buyuruyor :
“İhtimal Fırat’ın suyu çekilir; ve altın’dan bir dağ zuhûr eder. Kim orada bulunursa birşey almasın.” 130Bugüne dek Fırat’ın başında dünya kadar katliamlar meydana geldi. Yakın tarihten başlayacak olursak, Fırat’a yakın yerde Irak ve İran katliamı oldu. 1958’de yine Fırat’a yakın bir yerde çok ciddî kıyım yapılarak Allah Resûlü’nün torunları katledildi.. gerçi onlar da Devlet-i Âliye’yi arkadan vurmuşlardı (Men dakka dukka). Ancak, yukarıdaki hadîsten, bu iki hâdiseyi çıkarmak uygun olmasa gerek. Belki, daha sonra olması muhtemel bazı hâdiselere işaret aramak daha uygun olur: Meselâ: Fırat’ın suyu, altın değerinde olacak bir devreye, mecaz yoluyla bir işaret olabileceği gibi yapılacak barajlardan elde edilecek gelirlere de “altın” sözüyle işaret olabilir. Ayrıca, Fırat’ın suyu tamamen çekilerek, altında çok büyük altın ve petrol yataklarının çıkacağı da bildirilmiş olabilir. Ayrıca, toprak çökmeleri neticesinde böyle bir madenin de bulunması mümkündür. Fakat ne olursa olsun o bölgenin, İslâm âleminin bünyesinde, bir dinamit gibi, potansiyel bir tehlike olduğunun anlatılmasında şüphe yoktur. Bunlar bugün zuhûr etmiş şeyler değil; ileride zuhûr edecek hâdiselerdir.. ve o günleri gören insanlar, Allah Resûlü’ne bir kere daha bütün kalpleriyle “sadakte: doğru söyledin” diyecek ve îmanlarını yenileyeceklerdir.
İseviyetin Tasaffisi4. İki Cihan Serveri, İseviyetin tasaffi ederek Muhammedî ruhla bütünleşeceğini söylemektedir131. Evet, o gün, inkârın temsilcileri, inananları derdest ettikleri esnada, gök kuvvetini elinde tutanlar, Allah’ın yardımıyla müslümanların ma’kûs talihini bir kere daha değiştirecek ve ilhadın burnu bir kere daha kırılacak.. cihanşümûl bu boğuşmada her taraf cenazelerle dolacak ve yeryüzünü dolduran bu cenazeleri de kartallar taşıyacaktır. Bu kartalların belli bir müesseseye işareti ne kadar manidardır!
Tarımdaki Islahlar5. Tarım sahasında ıslahat yapılacak. Yapılan bu ıslahat sayesinde yirmi kişinin ancak yiyebileceği narlar olacak, bir nar kabuğunun altında bir insan gölgelenebilecek. Yine buğday taneleri de, o denli büyük olacak. Bunlar bizim şu anda görmediğimiz; fakat ileride muhakkak görülecek hususlardır. Bunlar görülecek ve: “Sen Allah’ın Resûlü’sün” denilerek Allah Resû-lü’ne olan bağlılık yenilenecek ve kuvvet kazanacaktır. Çünkü, asırlar O’nu doğrulamakta ve bütün dedikleri bir bir gün yüzüne çıkmaktadır.132
Bizler meşime’nden doğacak ferdâya hayranız. O öyle bir ferdâdır ki, O’ndan başka ışık yok..! O bir sönse, hayat artık ebedî leyl-i yeldâdır. Akif ruhun şad olsun!
Günümüzdeki Dengesizlikler6. Biz yine günümüze bakan işaretlere dönelim. Allah Re-sûlü buyuruyor :
“Kıyamete yakın hususi selamlaşma(yani selam vermede şahıs belirleme) olur, ticaret revaç bulur. O kadar ki kadın kocasına ticarette yardımcı olur. Sıla-i rahim kesilir. Yalan yere şahitlik yapılırken hak yere şehadet ketmedilir. Kalem teşvik görür.” 133Bu hadîs, hiçbir tevil ve tefsire tâbi tutulmadan günümüzü bütün çıplaklığı ile ele vermektedir.
Ticaret revaç bulur. Öyle revaç bulur ki, milyarlık, trilyonluk yatırımlar yapılır. Sadece reklam için milyonlar, milyarlar harcanır. Ve çoğu kere kadın, ticarette reklam aracı olarak kullanılır. Bazen de kadın doğrudan ticaretin içine girer ve çarşıda-pazarda, panayırda-fuarda, reklamı kendilerinden reklamcılar olarak dolaşır. Bu sözlerimizle sakın ticaretin aleyhinde bulunduğum zannedilmesin; ben sadece Efendimiz’in verdiği haberin doğruluğuna işaret etmek istiyorum.
Sıla-i rahim koparılacak. Anne-baba ve yakın akraba hakları ayaklar altına alınıp çiğnenecek. Ana-baba yaşlanıp işe yaramaz hâle gelince, yani tam şefkat ve ilgiye muhtaç oldukları bir devrede, huzur evlerine gönderilecek ve bu yaşlı insanlar evlerinde yitirdikleri huzuru, orada bulmaya çalışacak.. Cenâb-ı Hakk kendinden sonra en büyük hakkı onlara vermesine rağmen134 O’nun bu emri dinlenmeyecek ve onlara karşı, en vahşi barbarlara rahmet okutacak en küstahça muameleler reva görülecek. (Anlatılanlar, günümüze uyuyor mu, uymuyor mu bunu sizin idrakinize ve irfanınıza havale etmekle yetineceğim.)
Kalem teşvik görecek, matbaalar harıl harıl çalışacak; gazete, dergi ve kitaplar basacak. Kitap ve yayın evleri, durmadan kitap ve ansiklopedi neşredecekler, kütüphanelerin rafları binlerce çeşit kitapla dolup taşacak. Yazmak, bir meslek haline gelecek ve yazarlık revaç bulacak.
Yalan yere şehâdet, ortalığı saracak ve doğru şahitliğe kimse yanaşmayacak. Cemiyet, âdetâ bir yalan fabrikası haline gelecek ve hayat büyük ölçüde yalan, hıyanet ve aldatma yörüngeli olacak...
Mes’ele o kadar açık ve seçik olarak ifade ediliyor ki, burada bazılarının aklına “acaba bu sözler hakikaten Efendimiz’e ait midir?” diye bir tereddüt gelebilir.
Cevap, gayet basittir: Bu sözler en az, on üç asır evvel tedvin edilmiş olan hadîs kitaplarında mevcuttur. Eğer bu sözleri Allah Resûlü söylemediyse, ya kim söylemiştir? Kendisinden bu kadar asır sonra meydana gelecek hâdiseleri, gözle görürcesine kim ifade edebilir? Hem, eğer bu sözler Efendimiz’e ait değilse, bu sözlerin sahibinde de, en az Efendimiz kadar bir nurlu bakış olması gerekmez mi? Tarihte Allah Resûlü’ne denk bir ikinci insan var mıdır ki, bu sözler ona isnad edilsin. Hayır; gaybe ait bu ifadeler, Allah Resûlü’ne aittir. Rabb’i, O’na öğretmiş, O da bize haber vermiştir. Evet, günümüzde zuhûr eden bu hâdiseler, Allah Resûlü’nün, sözlerinde ne kadar doğru olduğunu apaçık göstermektedir.
İlmin Yaygınlaşması7. Bir hadîs-i kudsîde Efendimiz, Cenâb-ı Hakk’ın bir buyruğunu şöyle intikal ettirir:
“Ahir zamanda ilmi öyle bir neşredeceğim ki, erkek de öğrenecek kadın da. Hür de öğrenecek, köle de. Küçük de öğrenecek büyük de.” 135Her seviyede açılan okullarda, her sınıf insan, ilmi öğrenecek ve âdetâ bu mevzuda birbirleriyle yarışır hale gelecekler. Günümüzde açılan bunca okul, kurulan bunca üniversite ve dünya çapında yaygınlaştırılan ilim ve iletişim araçlarını bu mevzuda seferber edilmesi gösteriyor ki; Allah Resûlü, Rabb’inden rivayetle söylediği bu sözünde, ilim ve bilim çağına işaret buyurmakta ve bu mevzudaki gelişmeler de O’nu doğrulamaktadır. Sanki kurulan her ilim müessesesi hal diliyle, Allah Resûlü’ne hitaben: “Sen doğru sözlüsün” demektedir. Zaten ilim asıl mecrasına döndürülebildiğinde, ilimler bunu bizzat söyleyecektir..!
Kur’ân’dan Kaçış8. Ve, yine Allah Resûlü günümüze tam uyan bir hadîslerinde:
“Kur’ân bir utanma mevzûu ve İslâm da garip olmadıkça kıyamet kopmaz” buyuruyorlar.136
Kâfir küfrünü açıkça ilan ederken, müslüman müslümanlığını sanki utanılacak birşeymiş gibi utanarak, sıkılarak söyleyecektir. Onlar, kendi düşünce ve kendi neşriyatlarını otobüste, uçakta ve daha başka yerlerde açıkça reklam etmelerine karşılık, müslümanlar, Kur’ân’ını açıp okuyamayacaklar. Öyle bir psikolojik baskı altında kalacaklar ki, zahiren bir yasak konulmasa da o baskı altında Kur’ân yanlısı olmayı ar edip saklayacaklar. Şimdi bu gerçeği inkar etmeye imkân var mı? Evet, günümüzde müslümanın yaşadığı dramlardan birisi de bu değil mi? İslâm, her şeyiyle garib hale gelmedi mi?
Acınacak durumumuzun tasvirini, daha fazla uzatmadan noktalayalım. Bütün bunları Allah Resûlü, hem de asırlarca evvel aynen olacağı şekliyle haber verdi.. ve verilen haberler de, mevsimi gelince, en küçük teferruatına kadar vuku’ bulup Allah Resûlü’nü tasdik etti. Bilmem, bütün bunlar, dönüp yeniden O Zat’a biat etmemize yetmiyor mu..?
Zaman Mefhumu9. Başka bir hadîslerinde de, kıyamet alâmeti olarak, Kur’ân’ın utanılacak bir mevzu haline getirileceğini anlattığı yerde Allah Resûlü, hadîsin devamında:
“Zaman ve mesafelerde yaklaşma olmadıkça kıyamet kopmaz” buyurmaktadır.137Hadîste geçen “tekârüb” kelimesi, iki şeyin birbirine yaklaşması, demektir. Bununla da Allah Resûlü, hem zamanın izafiliğine, hem de o devreye göre çok uzun zamanda yapılan şeylerin, daha kısa zamanda yapılabileceğine işarette bulunmuştur. Sanayi ve teknolojideki inkılâplarla, hemen her sahada korkunç sür’at çağına girildiği artık çocukların bile bedîhî saydığı şeylerdendir. İşte, hadîs-i şerifte buna işaret buyurulduğu gibi, bugünün -artık mesafeleri iyice kısaltan- sür’atli vasıtalarına da işaret edilmektedir. Ayrıca, astronomi ve astrofizikle meşgul olanların anlayabileceği bir mes’eleye de burada parmak basılmaktadır. Yeryüzü, zamanla elips şeklini almaktadır. Bu değişiklik, zaman üzerine de tesir edecek ve biz farkına varmadan, saatlerimizde, dünyanın durumunda değişikliğe tesirli olabilecektir! Benim bu hadîsten anladığım bir başka ma’nâ daha var; o da şudur: Zamanın itibarî bir vücudu vardır. Fakat nerede olursa olsun zaman yine zamandır. Meselâ, Boğa burcuna gidiniz. Ve oradan kırk milyon ışık hızı ötede, saniyede yüz elli bin kilometre hızla uzaklaşan bir nebüloza bakınız; çok farklı zamanlara şahit olacaksınız. Işık hızının yarısı sür’atinde uzaklaşan bir nebülozda da bu birim bir zaman ölçüsüdür; nisbetler mahfuz, daha aşağıdaki seviyedekiler için de...
Evet, birgün beşer güneş sisteminin dışına çıkma imkânı bulursa, herhalde şu andaki zaman anlayışı orada tamamen alt üst olacaktır.
İşte sırlı ve sihirli iki kelime ile, ilerde bizim zaman anlayışımızla ve çok daha başka zaman ölçülerinin hepsine birden Allah Resûlü “takarebe’z-zaman” ifadesiyle işaret ediyor.
Şimdi soruyoruz. Acaba bu sözler, bir beşer sözü olabilir mi? Zaman ve mekan, kudret elinde evrilip çevrilen Zattan başka bu hakikatları kim bilebilir? Rica ederim, bunlar, ümmî bir Zat’ın, ümmî bir devirde bilebileceği şeyler midir? Elbette hayır. Fakat O’na, bütün bunları bildiren Allah’tır. O, sadece Cenâb-ı Hakk’ın kendine bildirdiklerini haber vermiştir.
Günler, aylar, yıllar ve asırlar geçiyor. İlim ve teknik, dev adımlarla ilerliyor. Ve neticede varılan hedefte, Allah Resû-lü’nün o mes’eleyle alâkalı asırlarca önce görüp bildirdiği hakikate ulaşıyor ve ilim adamı, bu mevzuda hayranlığını gizleyemiyor, bütün gönlünün coşkunluğuyla Allah Resûlü’nü tasdik edip: “Sen doğrunun tâ kendisisin ya Resûlallah!” diyor.
Faizin Yaygınlaşması:10. Bir gün, faiz sistemi alabildiğine yaygınlaşacak ve bizzat faiz yemeyene dahi onun tozu toprağı bulaşacaktır. İşte günümüzün en büyük illetlerinden biri olan ve hergün o korkunç buutlarıyla daha da yaygınlaşan bu maraza, Allah Resûlü şu hadîsleriyle işaret buyurmaktadır :
“İnsanlar üzerine öyle günler gelecek ki, faiz yemeyen hiç kimse kalmayacak. Yemeyene dahi tozu toprağı bulaşacak.” 138Hadîste iki hususa dikkat çekiliyor:
Birincisi: Devletin bütün parası, faiz çanağı içinde kaynadığından, bankalarla, banka olmayan müesseseler müşterek hareket ettiğinden; insan ne kadar hassas davranırsa davransın, muhakkak hayatı kuşatan bu sârî illetten nasibini alacaktır. Yani onun üzerine de birşeyler sıçrayacaktır. Ancak bu durumda insan, sadece niyetiyle kurtulabilecek ve niyeti, onun sığınağı olacaktır.
İkincisi: Arapça’da toza toprağa bulanmanın ayrı bir ma’nâsı daha vardır. Bir kısım kimseler, faiz yiyecekler, yemeyenler de onun tozuna toprağına maruz kalacaklardır. Kapitalist zümre, faizle servetlerini nemalandırıp, inkişaf ettirirken, proletarya sınıfını da aynı seviyede sefilleştirecek ve bu iki sınıf arasındaki amansız bir mücadele, cemiyeti toza toprağa, yani kargaşaya boğacak ve birgün herkesi rahatsız edecek seviyeye ulaşacaktır. Zannediyorum bunların hepsi olmuştur ve olmaktadır. Günümüz insanı her iki yönüyle de hadîsin işaret ettiği bu hususları bütün çirkinliğiyle müşahede etmektedir. Ve yine günümüzde artık, faize -dolaylı ve direkt- bulaşmayan bir ticarî kuruluş yok gibidir. Dünya çapında bütün ticaret, bu anlayışın çarkları arasında dönüp durmaktadır ve bütün dünyada faiz muamelesi tıpkı bir mal mübadelesi, bir para alış verişi gibi kabul edilmektedir.
İki Cihan Serveri, günümüz insanının maruz kaldığı faiz krizine çok önceden ümmetinin dikkatini çekmiş ve uyanık davranmalarını, faiz bataklığına düşmemelerini tembih etmişti ama, gel gör ki, bugün bütün İslâm âlemi gırtlağına kadar faiz bataklığı içinde çırpınıp duruyor ve henüz bu çirkef içinden sıyrılıp çıkma mevzuunda da herhangi bir gayreti yok gibi... Halbuki İslâm, faize karşı harp ilan eden bir dindir.139
Keşke müslümanlar, Kur’ân’ın bu mevzûdaki tehditkâr ifadelerinin, hiç olmazsa bir kısmını anlayabilselerdi, bugün birer faizzede olarak dünyanın en derbeder milletleri arasında bulunmayacaklardı!..
Mü’minin Gizleneceği Zaman11. Yine günümüzü tablolaştıran bir başka hadîs : Yani :
“ İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o günün mü’-mini, onların arasında gizlenecek, aynen, bugün münafığın sizin içinizde gizlendiği gibi...” 140O devrede münafık nasıl davranıyordu? Kendisini hissettirmemek için hangi çarelere başvuruyordu; aynen mü’min de onun gibi davranacak, kendini gizleyecek, ibadetlerini gizli gizli yapacak ve bulunduğu yeri korumaya çalışacak.. yoksa onu iflah etmeyeceklerdir. Bu şerr-i mütegallibe, onu ve onun gibi olanları bağrında barındırmak istemeyecektir. İş yerleri ve devlet kademelerinin bazı kesimleri, onlara tamamen kapalı tutulacak ve onlar cemiyet içinde hor ve hakir görülecektir.
Başka bir hadîs de aynı hususu takviye eder mahiyettedir:
“Fitneler olacak. O gün kişi namazından dolayı ayıplanacak. Aynen zina eden bir kadının bugün ayıplandığı gibi.” Tabii ki hadîste zina eden kadının ayıplanmasına teşbih, o günün anlayışı baz alınarak yapılmıştır. Halbuki günümüzde, hususiyle de bazı yörelerde o bir meslek sayılmaktadır.
Evet, eğer belli bir dönemde gelip geçenler sayılmazsa, namazından dolayı insanların horlandığı, ayıp bir iş yapmış gibi suçlandığı ve şer güçlerin hakimiyeti altında inim inim inlediği günler de gelecek ve mü’min, bu afeti de, gizlenmek suretiyle geçiştirecektir.
Tâlekan’da Petrol12. Allah Resûlü buyuruyor: Arapçada “Veyh” buruk bir tebessüme benzer müjdeler için kullanılır. Hz. Ammâr’ın şehid edileceğini bildirdiği zaman da, Allah Resûlü aynı tabiri kullanmıştı.141
“Tâlekan” ise, Kazvin’de petrol yatakları bol bir mıntıkanın adıdır. Hadîste, Efendimiz meâl olarak:
“Müjde Tâlekan’a! Orada Allah’ın gümüş ve altın cinsinden olmayan hazineleri var” demişlerdir.142İleride oralarda daha başka madenler de bulunabilir. Bulunan şey, uranyum veya elmas yatakları da olabilir. Ve bunlar neticeyi değiştirmez. Efendimiz, altın ve gümüş cinsinden olmayan bir hazineden bahsetmektedir.. ve günümüzde bunlar ortaya çıkmış durumdadır. Demek ki Tâlekan’da çıkan petrol dahi, Allah Resûlü’nü tasdik etmekte ve O’nun doğruluğunu haykırmakta...
Ehl-i Kitaba İttiba13. İslâm âlemi, kendinden evvelki ümmetleri, yani Hristiyan ve Yahudileri, adım adım, karış karış takip ve taklit edecek; hatta onlardan biri başını bir keler deliğine soksa müslümanlar da onları aynen takip edip başlarını oraya sokacaklar. Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz bu hususu, şu veciz ifadeleriyle beyan buyurmaktadırlar:
“Sizden evvelkileri öyle takip ve taklit edeceksiniz ki, karış karış, kulaç kulaç onların ardından gideceksiniz. Hatta onlar başlarını bir keler deliğine soksalar siz de aynı şeyi yapacaksınız.” 143Sahâbe “Sizden evvelkiler” cümlesinden kasdolunanın Hristiyan ve Yahudiler mi olduğunu soruyor. Allah Resûlü: “Başka kim olabilir ki” ma’nâsında bir kelime ifade buyuruyorlar.
Bugün bizim ve bütün İslâm dünyasının durumu meydanda.. hemen hepimiz şahsiyetini kaybetmiş ve bir kimlik bunalımıyla inlemekteyiz. Halimiz, hadîsin ifadesiyle, iki sürü arasında gelip giden şaşkın koyundan farksız. Bir zaman başka devletleri yıkan, bitiren ve tüketen bütün olumsuz şeyler, bugün, ahtapot gibi dört bir yandan bizi sarmış durumda. Biz de taklit sersemliği ile bu ölüm ağını, yenilik ve medeniyetin turnikeleri sanıyoruz. Evet, dünyanın hiçbir devrinde, hiçbir millet, bizim batıyı taklidimiz ölçüsünde, taklidi bir tutku haline getirmemiştir. Bugün batı dünyasında meydana gelen her yenilik hiç parola sorulmadan bizde aynen kabul görüyor ve kabul ediş sür’-atinde birçok batılı ülkeyi bile geride bırakıyoruz. Halbuki Allah Resûlü, en küçük hususlarda ve teferruat gibi görünen mes’elelerde dahi onlara muhalefet ediyordu.144
Ne var ki konu o olmadığı için o kapıyı açmak istemiyoruz.
Şimdi bizim üzerinde durmak istediğimiz husus, bütün bu olacak hâdiseleri Allah Resûlü’nün hem de asırlarca önce haber vermesi ve mevsimi gelince de bunların zuhûrudur. Evet, her hâdise, O’nun dilinde bir tebşir ve inzar şeklinde tecelli eder. Vakt-i merhûnu (belirlenmiş zaman) gelince de fasih bir lisan kesilir ve O’nun sıdkına şahâdet eder.
ÇEŞİTLİ İLİM DALLARIBu bölümde Allah Resûlü’nün çeşitli ilim dallarıyla alâkalı mes’eleler üzerinde söylediği sözlerin, yine O’nun doğruluğuna şehâdeti hakkında ve gayet mücmel bir şekilde durmak istiyoruz.
O, on dört-on beş asır evvel bir söz söylemiş; o günden bu güne O’nun söyledikleriyle meşgul olan ilim dalları, dev adımlarla ilerlemiş, baş döndürücü merhaleler katetmiş.. ve neticede Muhbir-i Sâdık’ın beyanı, herbiri başlı başına kendi sahasının allâmeleri sayılan devâsa ilim adamları tarafından hem de ilim diliyle tasdik edilmiştir. Evet, bugüne kadar Allah Resûlü’-nün bu mevzuda söylediği sözlerden tek bir cümle dahi tekzibe uğramamıştır.
Dev adımlarla ilerleyen fen, teknik ve teknoloji, kendilerine serfürû eden bunca ilimperest varken, onları yüz üstü bırakıp, Allah Resûlü’nün karşısında edeple, saygıyla eğilmekte ve gür bir sadâ ile “sadakte” demektedir. Zaten başka türlü olması da mümkün değildir; çünkü O, Allah’ın hak elçisidir.
Bu cümleden olarak, mes’elenin ilmî tahlillerini, ilgili kitap ve mecmualara bırakarak, seçtiğimiz birkaç misâli takdim etmeye çalışalım:
Her Hastalığa Çare1. Allah Resûlü, Buhârî’nin rivayet ettiği bir hadîslerinde şöyle buyururlar:
“Allah, bir hastalık göndermiş olmasın ki, akabinde onun için bir de tedavi yaratmış olmasın!” 145. Yani, ne kadar hastalık çeşidi varsa, muhakkak Allah (cc) onlar için bir de çare ve tedavi şekli yaratmıştır. Tıp dünyasında ve ilme teşvik babında, bugüne kadar söylenmiş sözler arasında en câmi ve en şümûllü ifade, Allah Resûlü’nün bu sözü olsa gerek. Bu şu demektir: Eğer bir hastalık varsa, muhakkak tedavisi de vardır. Demek ki, birgün bütün hastalıklara -tabii Allah’ın tevfik ve inayetiyle- mutlaka şifa bulunabilecektir.
Ebu Dâvûd’un rivayetinde
“Her derde deva vardır,” buyrulur.146
Başka bir hadîs-i şerifte:
“Dikkat edin, tedavide kusur etmeyin! Allah, bir hastalık göndermişse muhakkak arkasından tedavi yolunu da göstermiştir. Bir tek hastalığın tedavisi yoktur. O da ihtiyarlıktır.” 147Hayatı uzatma çaresini bulsalar, insanları geçici olarak belli bir yerde durdursalar ve hatta ölümü geciktirseler de yine, beşer kafilesinin mukadder yolculuğunu durduramayacaklardır. O yol ki, ruhlar âleminden gelip çocukluğa, gençliğe, yaşlılığa; ve derken kabre uğrar; oradan da haşre kadar uzar.. ve gider Cennet veya Cehennem’de son bulur... Bu yolun önünü tıkamak mümkün değildir; insanlar, doğacak, büyüyecek, yaşlanacak ve öleceklerdir. Ancak, bunun berisinde kalan bütün dertlere deva vardır; yeter ki araştırılıp bulunsun...
İki Cihan Serveri, bu ve buna benzer ifadeleriyle topyekün beşeri ilme teşvik ve bütün ilim adamlarını, bütün ilhama mazhar mülhemûnu ve bütün araştırmacıları da bu mevzuda çare aramaya da’vet ediyor.
Bütçelerinizden para ayırın, araştırma enstitüleri kurun, ölüm sahiline ulaşacak menzile kadar yürüyün ve bu sınıra kadar uzayan o geniş sahayı mutlaka kontrolünüz altına alın!
Zaten, Kur’ân-ı Kerîm de hep bu mes’eleyi öğütlemiş ve ilme teşvik mevzuunda, peygamberlere ait mu’cizeleri nazara vermiş ve araştırmaları o mu’cizelerle idealleştirmiş. Evet, nasılki enbiyâ, ruhânî hayatta insanlığa rehber olmuş, onları eğri büğrü yollardan doğru ve selametli sahile çıkarmışlardır; öyle de müsbet ilimlerde de, yani aklın ziyasına medar ilimlerde de beşerin rehberliğini yüklenmiş ve her birisi bir sahanın üstad ve mürşidi olarak onun önüne geçmiş ve ona yol göstermişlerdir. Bundan dolayı denebilir ki, beşer, bütün maddî-manevî terakkinin anahtarlarını enbiyadan teslim almıştır. Evet, Kur’ân’da peygamberlere ait mu’cizelerin anlatılması, o mu’cizelerin, ulaşılabilinen sınırına kadar ulaşılması yolunda beşeri teşvik içindir.
Meselâ, Hz. Mesih, -Allah’ın izniyle- ölüleri diriltmiştir. Kur’ân da bunu nakleder. Ancak bu, son sınırdır. Beşerin terakkisi orada biter. Niçin? Çünkü, âdiyât orada bitiyor ve ondan öte, harikalar başlıyor. İnsan kudreti, insan takatı ve insan iradesiyle yapılabilecekler, fıtrî kanunların çerçevesini aşamaz. Evet, ilim ve teknolojinin harikaları ne seviyeye ulaşırsa ulaşsın, mu’cize sınırlarını aşamayacaktır. Bu sınırlar, Enbiyâ-ı İzâm’ın cevelângâhıdır ve ebedlere kadar da öyle kalacaktır. Evet, oralarda ancak peygamber olanlar dolaşabilir. Bunun ötesinde mu’cizelerin başladığı sınıra kadar beşerin ilerlemesi her zaman mümkündür ve yapılan bütün teşvikler de zaten bunun için yapılmaktadır.
İşte, Hz. Mesih’in mu’cizesiyle, Kur’ân, teşvik ediyor ve diyor ki; hastaları tedavi yolları tâ ölüm sınırına kadar açık... Hatta kanser gibi, AIDS gibi henüz çaresi bulunamamış hastalıkların da muhakkak bir çaresi vardır; arayın ve bulun! Nitekim daha önceleri çaresiz gibi görünen hastalıklar, artık bugün rahatlıkla tedavi edilmekte; çalışırsanız bu hastalıklar için de çare bulabilirsiniz..!
Ve, meselâ; Hz. Musa (as)’nın eliyle beşere takdim edilen mu’cizede, birtakım cansız şeylere iş ve vazife gördürme mümkün olduğu dersi verilmektedir.. evet günümüzde bu kapı aralanmıştır. Ama ne bugün ne de yarın beşer, hiçbir zaman elindeki âsayı atıp ta onu hakiki bir yılan şekline getiremeyecektir. Çünkü o, harikalar kuşağında cereyan eden bir hâdisedir; bizim yapabileceklerimiz ise, âdetler çerçevesi içerisinde cereyan eden şeylerdendir.
Zannediyorum burada, beşer için bir diğer ulaşılmaz ve aşılamaz harika olan Kur’ân’dan bahsetmek de yerinde olur. Evet Kur’ân, baştan sona edebî düşünce için bir son ufuktur ve ulaşılması imkânsızdır. En edîbâne, şâirâne söylenmiş sözler ve beşeri arkasından sürükleyip götüren beyânlar bir gün Kur’ân kapısına kadar yanaşabilecek, fakat orada, Lebid gibi, hayret ufkuna ulaşıp duracaklardır. Çünkü beyânda o bir mu’cizedir ve ne kadar güzel olursa olsun beşere ait bütün sözler, âdiyât sahasında sarfedilmiş sözlerdir.
Bu husus tamamen ayrı ve müstakil bir mevzu olduğu için -temas kabilinden dahi olsa- dokunmayacak ve o mevzu ile alâkalı fasla bırakacağız.
Peygamberlerin mu’cizeleri, biraz evvel de ifade ettiğimiz gibi, âdetâ belli bir sınır teşkil ediyor ve beşerî ilimlerin ufkunu çiziyor.. aynı zamanda Kur’ân’da zikredilmesiyle de, beşeri teşvik etme vazifesi yerine getirilmiş oluyor; ondan sonrası da insanoğlunun çalışmalarına bırakılıyor.148
Beşer çalışmalı.. o noktaya kadar ulaşmalı ve âdiyât dairesi içinde her şeyi aşmalı, harikalar sınırına yanaşmalı, bilfarz, ondan öte bir adım daha atsa bile, mu’cizât meyvelerinin bulunduğu ufuklarda dolaşmalıdır.
Beşer, tıp sahasında ölüme kadar uzanan bir seviyede terakkî kaydetmesi, mümkündür. İş ölüme gelince, onun çaresi yoktur. Çünkü ölüm, aynen hayat gibi Allah (cc)’ın yaratmasıyla var olan bir mahluktur : (Mülk, 67/2) âyeti de buna işaret etmektedir.
Evet, ölüm, bir inkıraz, bir çürüme, bir sönme ve bir dağılma değildir. O, Allah (cc)’ın emri ve meşîetiyle, o güne kadar verilmiş olanların alınması demektir. İşte ilimler adına teşvik de ancak bu kadar olur. Bütün ehl-i hamiyet ve ehl-i himmet, bu teşvikten istifade etmeli, alınacakları almalı, değerlendirmeli ve insanlığın hizmetine, istifadesine sunmalıdır.
Efendimiz’in bizzat tıpla ve bilhassa “koruyucu hekimlik”denen hijyenle alâkalı olarak söylediği bir hayli söz vardır. Zaten tıbbın büyük bir bölümünü de bu koruyucu hekimlik işgal eder ve etmelidir de. Çünkü esas olan, kişiyi hasta olmaktan korumaktır; ve bu, oldukça da kolaydır; hasta olduktan sonra tedavi ise gayet zor, müşkil ve pahalıdır. Onun içindir ki, Efendimiz, evvel emirde bu hususa ehemmiyet vermiş ve tıbbî tavsiyelerinin çoğunu koruyucu hekimlik üzerinde merkezleştirmiştir.
Asr-ı Saadet’te, bilhassa dıştan gelen tabibler, Medine’de kendilerine iş bulamıyorlardı; bunun en önemli sebebi de Efendimiz’in bu mevzuda vaz’ettiği düsturlara tamamiyle riayet edilmesiydi.
Allah Resûlü, bir taraftan kalp ve gönüllerin tabibi olma vazifesini eda ederken, diğer taraftan da cismaniyete ait hususlarda âdetâ tabiblik yapıyor ve çevresindeki insanları hem maddî hem de manevî hastalıklardan koruyabilecek tedbirleri alıyordu.
Veba hastalığı, Efendimiz’in zuhûr buyurdukları dönemlerde önü alınamayan korkunç bir hastalıktı. Günümüzde AIDS ne ise o gün veba da o idi. Vebaya karşı sahâbe titizdi, tetikteydi. Çünkü Efendimiz, onları daima bu hastalığa karşı tenbih edip uyarıyordu. Bu nurlu cemaat, kendi içinde, kendi ülkesinde, kendi temizlik ve nezahetiyle yaşıyordu; ama, askerî harekatla Şam, Suriye, Halep ve Antakya gibi yerlere gidince, Bizansın hastalıklara açık dünyasında meydana gelen vebaya onlar da maruz kalıyordu. İşte Amvas’taki veba böyle bir vebaydı ve meş’um yerde otuz bin sahâbe şehit olmuştu.149
O gün, ümmetin emini Ebu Ubeyde b. Cerrâh da Amvas’ta bulunanlar arasındaydı. Ebu Ubeyde ki, Hz. Ömer seneler sonra bağrından hançerlenip yatağa serilince: “Eğer Ebu Ubeyde hayatta olsaydı onu kendi yerime tavsiye ederdim” diyecektir.150
Necranlılar, Allah Resûlü’ne müracaat edip bize, kendisine güvenebileceğimiz birisini gönder dediler. Allah Resûlü, ona bakmış ve “kalk bunlarla git” demişti151. Evet O, ümmetin emini ve Cennetle müjdelenen on kişiden biriydi. İşte o gün bu şanlı sahâbe de vebanın insanları kasıp kavurduğu bir yerde bulunuyordu.
Hz. Ömer (ra)’in hilafet günlerindeydi. Allah Resûlü’nün halifesi, fethedilen yerleri dolaşıyor ve gelişmeleri yakından takip ediyordu. Amvas’a da gidecekti. Ancak orada veba olduğunu duyunca geri dönmeye karar verdi. Ebu Ubeyde, önüne dikildi: “Ya Ömer! Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?” dedi. Ömer: “Evet, Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine kaçıyorum” dedi152. Bu da, Ömer’in bir ferasetiydi.
Acaba doğru mu yapmıştı? Geri dönmesi isabetli miydi? Ömer bu endişeye kapılınca, Abdurrahman b. Avf imdada yetişti ve şu hadîsi nakletti:
“Eğer bir yerde vebanın olduğunu duyarsanız, sakın oraya gitmeyin! Eğer bulunduğunuz yerde bu hastalık zuhûr etmişse ondan kaçmak için oradan dışarıya çıkmayın.” 153Rica ederek soruyorum: Günümüzde, modern tıbbın karantina adına söylediği de aynı şey değil mi? Bunu asırlarca önce Allah Resûlü söylüyor ve günümüzün tıbbı da O’na: “El-hak, doğru söyledin” diyor.
Cüzzam ve Karantina2. Ahmed b. Hanbel’in rivayet ettiği bir hadîste Efendimiz şöyle buyuruyorlar :
“Aslandan kaçtığın gibi cüzzamlıdan uzak ol!” 154Bu hadîs-i şerifteki benzetmeli ifadenin, bazılarının zannettiği gibi, ne cüzzam mikrobunun, ne de cüzzamlının aslana benzemesiyle hiçbir münasebeti yoktur. Zannediyorum birçok mes’elede olduğu gibi, bu benzetmeler başkalarına ait uydurmalardır. Ve Allah Resûlü’nün ifadelerinde, kat’iyen böyle bir niyet ve kasıt söz konusu değildir. Burada tavsiye edilen kaçma mes’elesi, ayakkabıları alıp firar etmek ma’nâsına da hamledilmemelidir. Belki İki Cihan Serveri, bu hadîsleriyle bize, cüzzam denen hastalıkla mücadele etme ve ondan korunma çarelerini araştırmamızı tavsiye etmektedir. Yani tavsiye edilen, karantina ve bulaşmaya karşı tahşîdâttır. İnsanlar, aslana karşı çarpıp devrilmeme mevzuunda ne denli titiz davranıyorlarsa cüzzama karşı da o kadar hassas olmalıdırlar. Çünkü Allah Resûlü’nün bütün sözlerinde ayrı bir buud ve ayrı bir derinlik vardır. Evet, O’nun sözlerindeki hakikatlara, ancak çok ciddi gayret ve çalışmalarla ulaşılabilir.
Köpeğin Ağzı Değince3. İmam Müslim “Sahih”inde naklediyor:
“Köpek sizden birinizin kabını yaladığı zaman, onun temizliği, birincisi toprakla olmak şartıyla onu yedi defa yıkamasıdır!” 155O devirde, bugün bizim bazı eşyayı sterilize etmede kullandığımız maddeler yoktu. Dezenfekte ameliyesi için Allah Resûlü, o gün daha çok toprağı tavsiye ediyordu. Ancak sonradan ilmî çalışmalar neticesinde anlaşılmıştır ki, su gibi toprak da aynı ameliyeyi yapmaktadır. Ayrıca toprak tetralit ve tetrasklin gibi maddeler de ihtiva etmekte ki; bu maddeler bir kısım mikropları dezenfekte etmekte kullanılan maddelerdir. Demek oluyor ki Allah Resûlü, toprakla yıkamayı tavsiye etmekle, o kabın evvela sterilize edilmesini emretmiş oluyordu.
Bundan başka, hadîs-i şerifte şu hususlara da dikkat çekilmiştir. Köpekte olması muhtemel bazı hastalıklar, insan vücudunda da yaşama şansına sahiptirler. Bu husus ise, günümüzde oldukça yeni sayılan mevzulardan biridir.
İkincisi: Köpek dışkısı gibi şeyler, bütünüyle insan sağlığına zararlı olabilir. Salyası da bu cümledendir... Belli bir safhadan sonra onlardan bulaşacak hastalıkların önünü almak da âdetâ mümkün değildir. Onun için sterilize çok önemlidir.
Üçüncüsü: İlkini toprakla yıkama emrinin dikkat çeken ayrı bir tarafı da, toprağın o anda sterilize mikrobu haline gelmesi ve onun da ayrıca, bir rivayete göre altı, diğer bir rivayete göre yedi defa yıkanması gerektiği hususudur. Nitekim bu mevzu, Almanya ve İngiltere’de çıkan bazı mecmualarda dile getirilmiş ve Efendimiz’in doğru beyânı, onlar tarafından da tasdik edilmiştir.
Efendimiz, köpekler mevzuunda o kadar hassas davranmışlardır ki; hatta bir defasında kendi içtihatlarıyla onların öldürülmesini bile emretmiştir156. Ancak daha sonra bu emri durdurmuş ve şöyle buyurmuştur:
“Eğer köpekler tek başına bir ümmet olmasalardı, onların öldürülmesini emrederdim.” 157Bunun ma’nâsı şudur: Eğer köpek, değişik milletler içinde insan, hayvan, nebatât ve cemadât vs. gibi, başlı başına ekolojik dengeyle alâkalı unsurlardan biri olmasaydı ve şeriat-ı fıtriye’ye göre varlığında zaruret bulunmasaydı onların öldürülmesini emrederdim. Çünkü köpek, mikrop yuvası bir varlıktır...
Bu son durum itibariyle Efendimiz’in mes’eleye yaklaşması da ayrı bir mu’cize.. zira görülüyor ki, şimdilerde yeni yeni hecelemeye başladığımız tabiattaki nizâm veya ekolojik denge, tâ o günlerde, ulu orta köpeklerin bile öldürelemeyeceği prensibiyle ele alınıyor ve kanunlaştırılıyor. Biz ancak 1400 sene sonra kelaynaklar, balinalar, filler ve gergedanların soylarının tükenmemesini, dolayısıyla tabiattaki dengenin bozulmamasını hecelemeye başladık. Oysaki Allah Resûlü, bin bu kadar sene evvel: “Eğer köpekler kendi başlarına bir millet ve ümmet olmasalardı” derken, çok erken dönemlerde çok hayatî bir mes’eleyi hatırlatıyordu.
Evet, Allah (cc) kâinatı yaratmış ve kâinatı teşkîl eden unsurlar arasında umûmî bir denge meydana getirmiştir ki:
| “O, bir mizan va’zetti. Ta ki siz de bu dengeyi bozmayasınız” (Rahmân, 55/7,8) |
âyeti de bu genel prensibini ihtar etmektedir. Evet, Allah Resûlü bir denge insanıydı. Elbetteki dengeyi koruyacak ve yukarıda zikredilen ifadesiyle, köpekleri öldürtmeyecekti. Sadece bu birkaç kelimelik cümlesinde dahi, bizim tesbit edebildiğimiz birkaç mu’cizevî yön var ki, ileride aynı cümle kimbilir daha nice hakikatlara ilham kaynağı olacaktır. Bu sözün söylendiği tarih itibariyle, bir insan, bütün hayatı boyunca düşünüp sadece bu tek cümleyi söylemiş olsaydı, bu, onu dâhiler arasında saymamıza yeterdi. Halbuki Allah Resûlü’nün bu sözü ve benzeri daha binlerce ifadesi var. Dehayı O’nun kapısındaki dilencilikle baş başa bırakıp bu sözü de noktalayalım:
Kesin bir dille ve hiçbir tereddüde yer vermeden kat’iyen ifade ediyor ve diyoruz ki; hâdiseler ve vâkıalar, o kendilerine mahsus dilleriyle her zaman Allah Resûlü’nü tasdik edip: “Sen Allah’ın Resûlü’sün ve sen doğru sözlüsün” demektedirler. Hassasiyet-i ilmiye ilerledikçe bir gün bütün insanların da, aynı şeyleri söyleyeceğinde şüphemiz yok. Evet, bugün ilimler tıpkı birer casus gibi varlığın içine dalmış, Efendimiz’in söylediği ve Kur’ân’ın zikrettiği hakikatleri incelemekte ve bu incelemelerin aydınlığında hakikate uyanmış hassas ruhlar, her geçen gün Allah Resûlü’nün doğruluğunu daha da derinden duyup hissetmekte ve O’nu yüz bin minareden cihana duyurmaya çalışmaktalar...
Yemekten Önce ve Sonra Elleri Yıkamak
4. Tirmizî ve Ebu Dâvûd’un rivayet ettiği bir hadîste de Allah Resûlü şöyle buyurmaktadır:
“Yemeğin bereketi (mübarek olması), yemekten evvel ve yemekten sonra elleri yıkamaktadır.” 158Yemekte mübareklik, temizlik, paklık, nezafet arıyorsanız; ve o yemeğin sizin için bereket kaynağı olmasını arzu ediyorsanız, hem yemeğin başında hem de sonunda, abdest alıyor gibi, mutlaka ellerinizi yıkayınız!
Allah Resûlü bu ifadeleriyle, temizlik adına prensip ve bir esas va’zediyor. Yoksa biz, aklımızla bunları bilemezdik. Hele o günün insanı bir tırnak arasında milyonlarca mikrobun barınabileceğini hiç mi hiç bilemezdi. O günü bırakın, bugün dahi bu mes’elenin ilmî yönünü kaç kişi bilmektedir?..
Yine temizlik adına, uykudan kalkar kalkmaz elini bir kaba daldırmaması gerektiğini.. evvela o elin bir güzel yıkanmasının lâzım geldiğini; çünkü uykuda iken insan, kendi elinin nerelerde dolaştığını bilemeyeceğini beyân eden159 Allah Resûlü, bilhassa el temizliğini nazara verip üzerinde, tahşîdât üstüne tahşîdât yapmaktadır.
Hekimler, bunu tamamıyla ancak bugün anlayıp anlatabilmektedirler. Evet, insan uykuda iken elini, sağında solunda dolaştırır ve hiç farkına varmadan da mikroplara bulaştırır. Ondan sonra da yıkamadan ağzına sokarsa, neleri yuttuğunu söylemeye gerek var mı?
O gün, mikroskop mu, X ışınları mı, laboratuar mı vardı ki, Allah Resûlü, insanın eline bulaşacak mikropları bilsin ve bu mevzuda ümmetini ikaz etsin? Hayır; bunların hiçbiri yoktu; ama, hepsinin ötesinde bir hakikat vardı. O da, bütün bunları O’na vahyin çeşitli dalga boylarıyla öğreten birinin mevcudiyetiydi.. evet O, bildiklerini hep O Muallim-i Ekber’in bildirmesiyle biliyordu. “Metlüvv” veya “gayr-ı metlüvv” vahiyle O’na öğretiliyor, O da bunları ümmetine ta’lim ve tebliğ ediyordu.. onun için de, söylediklerinde zerre kadar uydurma ve hilaf-ı vaki herhangi bir beyân bulmak mümkün değildi.
Ağız ve Diş Temizliği (Misvak)5. Kütüb-ü Sitte’nin (Altı Hadîs Kitabı) ittifakla rivayet ettikleri ve arkasında kırk’a yakın sahâbenin imzası bulunan, bu yönüyle de mütevatir olan bir hadîslerinde de Allah Resûlü:
“Eğer ümmetime zorluk vereceğimden çekinmeseydim, her namazın başında onlara misvak kullanmalarını emrederdim” buyuruyorlar.160.
Ümmetini zora koşma endişesini taşıdığından dolayı, böyle bir emirde bulunmamış. Yoksa, misvak kullanmak da, aynen abdest gibi namazın farzlarından olacaktı. Böyle bir şey ise, bu dinin ruhu olan kolaylık prensibine aykırı düşecekti. Çünkü herkes, her yerde misvak bulamayabilirdi...
Misvak kullanmak farz değildir; ama mühim bir sünnettir. Eskiler bu mes’ele üzerine ciltlerle kitap yazmışlar. Yeni araştırmacılarımız da değişik buudlarıyla misvak mevzuunu ilmî tahlillere tâbi tutup araştırdılar. Gelecekte -İnşaallah- onları da okuyacaksınız...
Sivaklama, “diş temizleme” demektir ve bu sadece misvakla olmaz; parmaklarla, tuzla, macunla, daha başka şeylerle de yapılabilir. Evet, isteyen istediği şekilde dişini temizleyebilir; buna kimsenin diyeceği birşey yoktur. Ancak, misvağın da kendine göre bir kısım hususiyetlerinin bulunduğu gözardı edilmemelidir.
Şimdi, bir din düşünün ki, o dinin mübelliği (Bâni ve kurucusu değil. Çünkü dinin kurucusu ve bânisi sadece Allah (cc)’tır. Efendimiz, O’nun tebliğcisidir.) günde beş on defa misvak kullanmayı, hem de bir sünnet olarak misvak kullanmayı emretmektedir. Bu itibarla diyebiliriz ki, bu din; günümüzün diş temizliği, diş hijyeni anlayışını çok gerilerde bırakmaktadır. Halk yığınları bir yana, ben, diş hekimlerinin dahi, günde beş-on defa dişlerini fırçalayacağını zannetmiyorum. Halbuki Efendimiz’in -en azından- günlük diş temizliği, bu adedi buluyordu. Gece birkaç defa kalkar; namaz kılar ve her namazdan evvel mutlaka misvak kullanırdı161. Sabah namazında, işrâk ve kuşluk namazlarında, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarında; namaza durmadan ve abdest alırken sürekli misvak kullandığı gibi, birşey yiyip içtikten sonra da dişlerini temizlemeyi ihmal etmezlerdi. Şimdi bütün bunları sayacak olursak, zannediyorum verdiğimiz rakamdan daha fazla Allah Resûlü’nün misvak kullandığına yani, dişlerini temizlediğine şahit oluruz.
Yemede Ölçü6. Koruyucu hekimlik adına yine Allah Resûlü şöyle buyurur: “Yemek yerken, midenin üçte birini yemeğe, üçte birini suya ve diğer üçte birini de havaya bırakın. Allah’ın en çok gadap ettiği kab, dolu bir midedir.” 162
Bu hadîsi takviye eden başka hadîsler de vardır: Bunlardan birinde Allah Resûlü şöyle buyurur:
“Ümmetim hakkında en çok korktuğum şeyler: Göbekli olmak, çok uyumak, tembellik ve ‘yakîn’ zayıflığıdır.” 163Hadîste anlatılan hususlar, neticede aynı noktada toplanmaktadır. Evet, hayatını murakebesiz, muhasebesiz ve gâfilâne sürdüren, ömrünün çoğunu uykuda geçiren bir insanın semirip yağ bağlaması, yağ bağlayıp şişmanlaması kaçınılmazdır. İnsan, şişmanladıkça daha çok yiyecek, yedikçe de kendini gaflete salacaktır. Veya ilk sebepten başlarsak, şöyle diyebiliriz: Çok yiyen bir insan, elbette çok uyuyacak, çok uyuyan insanda da kat’iyen yakîn hasıl olmayacaktır... Neresinden ele alırsanız alınız, bütün bunlar Allah Resûlü’nü ümmeti hakkında endişeye sevk eden hususlardır. Evet, burada da sözü, tıp dünyasının müstesna simalarına havale ediyor ve sizi onların ilmî tahlilleriyle baş başa bırakıyorum. Onları okuyup değerlendirdikten sonra Allah Resûlü’nün asırlarca evvel söylediklerinin ayn-ı hak ve hakikat olduğunu görecek ve küçük dahi olsa, sözlerinde hilaf-ı vaki bir beyânın bulunmadığına şahit olacaksınız...
Sürme7. Şimdi de başka bir hadîse intikal etmek istiyorum: Yine Allah Resûlü buyuruyor:
“Gözlerinizi sürmeyle tedavi ediniz. Çünkü o, gözlerinizi açar ve kirpiklerinizi besler.” 164Kalbi ve kafası münevver tabiblerimiz diyorlar ki; göz ve kirpiklerin beslenmesinde, bugüne kadar kullanılan bütün ilaçların en faydalısı, Allah Resûlü’nün de tavsiye ettiği sürmedir. Biz de, kozmetik sahasında gelecek yılların, sürme yılları olabileceğini tahmin ediyoruz. Cildi koruyuculuğu ve antibiyotik tesiriyle peygamber tavsiyesinden geçmiş, sürme değerinde bir diğer madde de kınadır165. Kınanın sterilize gücünün, bugün kullanılan tentürdiyot veya merofsilon gibi maddelerden daha fazla olduğu da bugünkü ilmî gerçeklerden biri.
Çörek Otu8. Buhârî’de, Ebu Hureyre’den rivayet edilen bir hadîsde de şöyle buyurulmaktadır: “
Şu habbe-i sevda, yani çörek otu var ya, ölümden başka her derde devadır.” 166“Her dert” tabiri, Arapçada kesretten kinaye olarak söylenmektedir. Bununla beraber çörek otu, esaslı bir tahlile tabi tutulsa ve üzerinde ciddi araştırmalar yapılsa, kim bilir nice hastalıklara çare olduğu ortaya çıkacaktır.
Hadîs-i şerifte bilhassa iki hususa dikkat çekiliyor:
Birincisi: Çörek otunun şifalı yönü.
İkincisi ise: Onun bile ölüme çare olmayışı.
Biz, yine mes’elenin ilmî plânda tahlilini o sahanın uzmanlarına havale edip sadece hatırımıza gelen bir-iki hususu kayda almaya çalışalım.
Hastalıkta, bilhassa nekâhet döneminde bol protein çok önemlidir. Ancak bunun yanında kalori ve vitamin zenginliği ve tabiî hazmın kolay olması da aynı ölçüde ehemmiyetlidir. Zannediyorum, hastalık döneminde, hekimlerin tavsiye edeceği şeyler de bunlardır. Evet, hastanın yiyeceği şeyler bol proteinli, bol kalorili ve hazmı kolay şeyler olmalıdır ki, hasta bir taraftan kaybettiği gücü kazanırken diğer taraftan da hazımda güçlük çekmesin.
Bugün ilmî araştırmalar ispat etmiştir ki, bütün bu hususiyetler çörek otunda mevcuttur. Bu mevzuda denenmiş, netice alınmış o kadar çok müşahhas misâl var ki, saymakla bitmez... Bu demektir ki, Allah Resûlü, kat’iyen ezbere konuşmuyor. Konuştuğu aynen vaki oluyor ve neticeler, hep O’nu tasdik ediyor.
Sinek9. Yine bir Buhârî hadîsiyle mevzumuza devam edelim. Allah Resûlü buyuruyor :
“Sizden birinizin (su veya yemek) kabına, sinek düştüğü zaman, o kişi onun her tarafını batırsın, sonra çıkarıp atsın. Çünkü onun kanatlarının birinde hastalık vardır; öbüründe de şifa vardır. ” 167Evvela, sineğin mikrop taşıması, o gün insanının bileceği bir şey değildi. Sinek, bir sıvı madde içine düştüğünde, kanatlarından birini ihtiyaten, yukarıda tutmaya çalışır. Yani ikisini de birden daldırmaz. Zira oradan kurtulduğunda, kuru kalan kanat, onun uçup gitmesini kolaylaştıracaktır. Böylece o uçup gidecek ama, yiyeceğimize, içeceğimize bıraktığı mikroplarla bize de hastalık bulaştırmış olacak.
İkinci olarak, böyle bir durumda tavsiye edilen şey şudur: Sinek bütünüyle kaba batırılacak ve sonra da çıkarılıp atılacaktır. Çünkü onun kanatlarının birinde mikrop; diğerinde ise, o mikropun zararını giderecek panzehir vardır. Sinek, ölüm helecanları içinde çırpınırken onun sırtına dokunuverme, stok ettiği bu panzehir yüklü torbayı patlatacak, böylece sinek, diğer kanadı ile bulaştırdığı mikrobu dezenfekte etmiş olacaktır.
Bu mes’elenin tahlilini yapan ilim adamları diyorlar ki: Sineğin sırtına bastığımız zaman mikroskopla gördük ki, bir kısım mikro varlıklar sağa sola koşuyorlar. Ve daha sonraki araştırmalarımızda bunların sterilize edici elemanlar olduklarını anladık.
İç Kanama10. Hz. Âişe Validemiz (r.anha), anlatıyor: “Birgün Fâtıma binti Ebi Hubeyş, Allah Resûlü’ne gelerek: ‘Ya Resûlallah! Kanım bir türlü durmuyor, akıntı sürekli oluyor, namazı terkedeyim mi?’ dedi.” Allah Resûlü cevap verdi:
“Hayır, o hayız kanı değildir, damardaki bir arızadandır.” 168Evet, aradan asırlar geçiyor.. ve neden sonra biz, istihaze kanının tamamen iç kanamadan kaynaklanmış olduğunu görüyor ve bir kere daha hayret ve hayranlık solukluyoruz. Ancak, günümüzün ilmî araştırmalarıyla tesbit edilebilen bu mes’eleyi acaba Allah Resûlü (sav), o devirde nasıl bilebilmişti. Tabiî ki Rabb’inin bildirmesiyle.. evet Rabb’i O’na bildirmiş, O da bilmişti. Aradan geçen bunca seneler ise, O Söz Cevherine daha değişik derinlikler kazandırmıştı. Şimdi, ilim adamları diyorlar ki, bu sözü söyleyen, başka değil, ancak nebî olabilir.
İçkide Deva Yoktur11. Târık b. Süveyd (ra) anlatıyor: “Bir hastalığım vardı. İçki yasak edilmeden evvel, o hastalığımın tedavisinde içki kullanırdım. İçki yasak edilince Allah Resûlü’ne geldim ve durumumu arz ettim. Ve benim için içkiye ruhsat olup olmayacağını sordum.
‘Hayır, içki kendisi hastalıktır; asla deva olamaz’ 169 buyurdular.
Dünyanın çeşitli yerlerinde olduğu gibi Türkiye’de de içki sempozyumları tertip edildi. İlim adamları konuştular, hepsinin ittifakla üzerinde birleştikleri nokta şu oldu: İçkinin bir tek damlası dahi, insanın fizikî ve ruhî yapısında bir kısım deformasyonlar meydana getirmektedir. İşte Allah Resûlü bu meseleye asırlarca önce parmak basmış ve içkinin bizzat kendisinin hastalık olduğunu söylemiştir.
Sünnet Olmak12. Allah Resûlü, on şeyi fıtrattan sayar. Bunlardan birisi de sünnet olmaktır.170
Günümüzün ilim adamları ne diyor? Onlar da aynı şeyi tespit edip demiyorlar mı; sünnet derisi, pislik ve mikrop toplaması, yırtılması ve kansere yakalanma ihtimali gibi riske açık bir uzuvcuktur ve yukarıdaki risklerden kurtulmanın tek çaresi de sünnettir.
Görülen odur ki, bu mevzuda da batı, bizdeki bir kısım körkütük sarhoşların çok önünde yürüyor. Bugün Amerika ve İngiltere’de sünnet olanların sayısı milyonları geçmiş durumda.
Sözün burasında, tedâyi ile hatırladığım çağın devasa tanığına ait şu tesbiti nakletmeme müsaade edilsin: “Batı birgün, bir İslâm evladı doğurmaya hamiledir. Nitekim Osmanlı da bir batılı doğuracaktır.” 171
Bundan yetmiş-seksen sene evvel söylenen bu sözün bir bölümü çıktı.. ve biz şimdi, ümit dolu gözlerle ikinci doğumu bekliyoruz. Sancılar ağırlaşmıştır. Ve yeni doğacak evladın müjde dolu çığlıkları, çok yakın bir gelecekte -inşaallah- duyulacaktır..!
Buraya kadar, Allah Resûlü ve diğer peygamberlerin sadakat ve doğruluğu üzerinde durduk. Her peygamber doğruluk ve sadakatta doruk insandır. Onların hayatlarında yalan, zerre kadar kendine yer bulamamıştır. Zaten kendilerinde zerre kadar eğrilik olsaydı, hiç kimseyi doğru yola erdiremezlerdi. Halbuki onlar, insanlığı doğru yola iletmek ve onlara cennete giden şehrâhı tarif etmek için gelmişlerdir. Evet, eğer doğruluk ma’nâsı tecessüm ve tecessüd etseydi, ondan pırıl pırıl peygamberlerin şemailleri zuhûr edecekti...
Bu arada yine gördük ki, Efendimiz’in doğruluğu ezel-ebed arası binlerce delille teyid edilmektedir. Biz, Allah Resûlü’nün doğruluğunu üç ana grupta toplamaya çalıştık. Tabiî ki mes’elenin bu şekilde tasnif ve takdimi, bize ait bir keyfiyettir. Yoksa O’nun doğruluğu, binlerce tasnif ve yüz binlerce delille, başka başka şekillerde de anlatılabilirdi. Zaten bu mevzu ile alâkalı son sözü kim söyleyip noktalayabilir ki..? İnancımız o ki, kıyamete kadar O’nun söyledikleri, hep doğru çıkacak ve her devrin insanı da, O’nun doğruluğunun ayrı bir buudunu yeniden keşfedecek ve O’nunla ayrı bir derinlikte buluşacaktır.
Zaten ahiret denen âlem de Allah Resûlü’nün doğruluğu, bütün vuzuhuyla ve herkes tarafından görülecek.. evet O’nun zât, sıfat ve esma hakkında dediklerini herkes ruh aynasına göre mutlaka görecek ve O’nun sözlerinin hakkaniyetini idrak edecektir. Evet, cennet, cehennem, hûri, gılmân hep Allah Resûlü’nün bizlere tarif ettiği şekilleriyle karşımıza çıkacak ve onlar da, ebed diliyle O’na “Sadakte” diyeceklerdir...
88) el-Hindi, Kenz 3/113; Heysemi, Mecma’uz Zevâid 10/325.
89) Kadı İyaz, Şifa 1/131, 133.
90) Müsned, 1/86.
91) Buhari, Rikâk, 18.
92) İbn-i Mace, Menâsik 5; Tirmizî, Daavât, 109 Ebu Davud, Vitr, 23.
93) Müsned, 2/231, Heysemi, Mecme’uz Zevâid 9/18.
94) İbn Kesir, Şemail, 44 Tirmizi, Menâkıb, 8.
95) Aclûnî, Keşf’ul Hafa 563 Aliyy’ül Kâri; Mevdûat, 224.
96) Aclûnî, Keşf’ül Hafâ 2/83