Açılış Sayfası Yap
Sık Kullanılanlara Ekle

06-09-2010 Pazartesi
Bir Hadis ...
Yemeklerinizi biraz soğutarak yeyin ki, sizin için bereketli kılınsın...
Hadis (İbn-i Adiyy).
   
Untitled Document
Sünnetin Tesbiti


İslâm’ın iki muhteşem, temel esaslarından biri olarak sünnet-i seniyye:
“Şüphesiz Zikri Biz indirdik ve şüphesiz Biziz onun koruyucuları. Biziz onu koruyacak”
âyet-i celîlesinin şümûllü manasına dahil olarak, Kur’ân’la birlikte tesbit edilmiş, yazılmış, ezberlenmiş ve hiçbir tağyîr ve tebdîle uğramadan günümüze kadar da gelmiştir. Şimdi, bu kutlu hâdiseyi sebep, seyir ve husûsiyetleri içinde ele almaya çalışacağız:

Sünnetin Tesbitinin Zaruri Oluşu

Sünnet, Allah Rasûlü’nün hayatıdır; İslâm’ın yaşanma şekli, Allah’ın ve Rasûlü’nün ahlâkıyla ahlâklanma modelidir. Allah (cc), habîbi ve rasûlü Hz. Muhammed Mustafâ’ya (sav): “Sözü sen söyle, sikkeyi sen bas, turrayı sen kes, mührü sen vur ve insanların önünde sen dur” demiş ve O’nu, yolların ayrımında, bütün insanlara doğruyu göstermekle tavzif buyurmuştur. O da, bunu sözleri, fiilleri ve takrirlerinden müteşekkil sünnet-i seniyyesiyle yapmıştır ve yapmaktadır.
Sünnet, Rasûlullah’a açılan bir penceredir.. ve o her asırda her şahsa uzanan ve üzerinde yürünmekle İslâm’ın yümn ve bereketine ulaşılan kutlu ve mübarek bir yoldur. Nerede samimî bir kalb “Hz. Muhammed (sav)” derse, tıpkı bir televizyon ekranı gibi onun mir’at-ı ruhuna Hz. Muhammed Mustafa (sav) tecelli eder ve “nedir istediğin, söyle?” der. Evet O, hadîsinin, sünnetinin takrir edildiği, halkalar teşkiliyle müzakere olunduğu her yerde ruhen hazırdır.

Sünnetin Tespitine Tesir Eden Amiller

Sahâbe, sünnetin ehemmiyetini çok iyi kavramıştı. Çünkü, Kur’ân-ı Kerim, Allah Rasûlü’ne iniyor, O’nun tarafından tebliğ ediliyor, açıklanıyor ve yaşanıyordu ki, anlamanın bütün faktörleri mevcuttu.

1. Kur’ân’ın Sünnete Teşviki

“(Farz, vâcib, sünnet, müstehab, âdâb adına) Rasûl size ne getirmişse onu alın ve sizi neden menediyorsa, ondan da kaçının”(Haşr,59/7)
buyuruyordu.
Âyette geçen ve meçhul şey ifade eden ” ism-i mevsûlüyle ister vahy-i metlûv adına Kur’ân olsun, isterse vahy-i gayr-i metlûv adına kudsî hadîs ve hadîs olsun, Rasûl’ün getirip tebliğ ettiği her şeyi, edatıyla da, bunlara behemehal ittiba ve itaatin vacib olduğunu ortaya koyuyordu. Aynı şekilde, ister Kur’an yoluyla, isterse içtihadları, yorumları ve tefsirleriyle Allah Rasûlü’nün nehyettiği her şeyden de kaçınılması gerektiği sarâhatini veriyordu ki, âyetin devamında: “Allah’tan korkun!” diyerek, bunun bir takvâ mes’elesi olduğunu ve kılı kırk yaran bir hassasiyetle görülüp gözetilmesi gerektiğini hatırlatıyordu. Sahâbe bunu çok iyi anlıyor ve Rasûlullah’ın her sözüne, her fiil ve takrîrine uymakla takvânın kazanılabileceğini, yani Allah’ın vikayesine girilebileceğini düşünüyor ve hayatını hep O’nun vesayetinde sürdürüyordu. Zaten, âyetin sonu ki: “Şüphesiz, Allah’ın ikâbı çok şiddetlidir” tehdidini de gündeme getirdiğinden, sahâbi gibi kurbet kadrosunun böyle bir riske girmeleri asla söz konusu olamazdı.
Keza:
“Şüphesiz, Rasûlullah’ta sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü uman ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir misâl vardır” (Ahzâb, 33/21)
âyet-i nurefşanı, şu eğri büğrü yollarda, şu binbir badire içinde, şu iç içe handikaplar ağında ve gâileli yürüyüşte ancak Rasûlullah’ın sünnetine temessükle sahil-i selâmete çıkılabileceğini ilân ediyordu ki, O’nu bulan ve uğrunda seve seve can veren sahâbe-i kiram hazerâtı, ancak O’nun gemisine binmekle kurtulunacağını ve ötelerde O’nun gözlerinin içine bakılıp, O’nun işaretlerine göre hüküm verileceğini, kendisine: “Bunlar için sen ne diyorsun yâ Muhammed?” diye sorulduğunda, O’nun, başını yere koyup: “Ümmetî! Ümmetî!” diye onları isteyeceğini ve kendisine Huzûr-u İzzet’ten hitab tecellî edip: “Ya Muhammed, kaldır başını , iste verilecek, şefaat et, kabul olacak” denileceğini çok iyi biliyorlardı ve âdetâ, ellerindeki cennete girme varakalarını O’na vize ettirir gibi, O’nun kapısına yöneliyor berzahta, mahşerde, sıratta O’nun tanımadığı kişilerin takılıp yollarda kalacağından derin endişe duyuyorlardı. Bu itibarla, O’nun attığı her adımı, her hareketi, söylediği her sözü yüz işmizazlarına, tebessümlerine ve el işaretlerine varıncaya kadar O’nu takip ediyor, belliyor, yaşıyor ve naklediyorlardı. Zaten, bizzat O’nun fem-i mübarekinden şu müjdeyi de işitmişlerdi ki, başka türlü hareket etmeleri de mümkün değildi.
“Allah, bizden bir söz işitip onu muhafaza edenin ve sonra da bir başkasına tebliğ edenin yüzünü (bazı yüzlerin ağarıp, bazılarının kararacağı günde) ak etsin ve güldürsün.”Bir başka rivayette ise: “Allah, benim sözümü işitip, belledikten, (ruh ve vicdanının kültürü haline getirip, mahiyetiyle bütünleş-tirdikten) sonra, onu tebliğ edenin yüzünü ak etsin ve güldürsün!”

2. Rasûlullah’ın Teşviki

Yukarıdaki hadîsinde de görüldüğü üzere Efendimiz, sünnetinin bellenmesini ve başkalarına tebliğ edilmesini teşvik ediyor ve böyle yapanlara da duacı oluyordu. Çünkü, vazifesinin ve getirdiği dinin temâdisi ancak bununla mümkün olabileceği gibi, insanların kurtuluşu da buna bağlıydı.
Mekke’nin fethinden az önce, Rabîa Kabilesi’nden Abdü’l-Kays heyeti Rasûlullah’a gelerek:“Yâ Rasûlallah, biz sana çok uzak mesâfelerden geliyoruz. Aramızda Mudar kâfirlerinden falan kabîle var. Bu yüzden de haram ayların dışında sana gelmemiz mümkün değil. Bize kısaca birşeyler emret de, arkada bıraktıklarımıza haber verelim, verelim de o sebeple biz de cennete girelim” dediler. Allah Rasûlü (sav), onlara bazı şeyler emretti, bazı şeyleri de yasakladı ve sözlerini şöyle bağladı: “Bunları hıfzedin ve arkanızdakilere de haber verin.”
Yine, Vedâ Hutbesi’nin sonunda[b]:“(Sözlerimi) Burada bulunan, bulunmayana tebliğ etsin”31 buyurdukları gibi, sahîh bir hadîslerinde de, bildiği bir şeyi gizleyip tebliğ etmeyeni: “Bir kimseye bildiği bir şeyden sorulur da, o da bunu gizlerse, kıyamet günü kendisine ateşten bir gem vurulur” şeklinde tehdit etmişlerdi. Sahâbe-i kirâm, sünnetin kıymetini takdir ettikleri gibi, onu tebliğ ve nakletmenin ehemmiyet ve lüzumuna da çok iyi inanmışlardı. Onlar Efendimiz’in teşvikleri karşısında coşup, tehditleri karşısında ürpermenin yanında bizzat Kur’ân-ı Kerim’in, bildiğini ketmedenlere tehditlerini de öyle anlıyor ve bu değişik sâiklerle sünnetin neşrine fevkalâde ihtimam gösteriyorlardı. Evet onlar:
“Şüphesiz, Allah’ın kitabdan indirdiğini gizleyen ve onu az bir pahâ karşılığı satanlar var ya, işte onlar, karınları dolusu ateşten başka birşey yemezler.”(Bakara, 2/174)
gibi âyetlerin şiddetli tehditlerini de iliklerine kadar duyuyor, hissediyor ve kitabı da sünneti de hakkıyla belleyip, hakkıyla edâ etmeye ve başkalarına tebliğe çalışıyorlardı.
Ayrıca Efendimiz, Kur’ân’ı talim ettiği gibi, kendi sünnetini de aynı titizlikle talim buyururlardı. İbn Mes’ûd Hazretleri: “Bize, Kur’ân âyetlerini talim eder gibi, Tahiyyât’ı da talim ederdi” bir başka ifadelerinde de: “Kur’ân âyetlerini talim eder gibi, istihâre duasını talim ederdi” demektedir.
Allah Rasûlü, söylediklerini herkes bellesin diye ağır ağır konuşur ve söylediği şeyleri ekseriya üç defa tekrar ederdi... Bu hususta Hz. Âişe Validemiz (r. anha): “Rasû-lullah (sav), sözü sizin birbirinize zincirleme söylediğiniz gibi değil ayıra ayıra söylerdi; saymak isteyen, O’nun kelimelerini sayabilirdi”der. O, bununla da kalmaz, ashâbına sunduğu herşeyin, bir araya gelinip karşılıklı gözden geçirilmesini ve müzakere edilmesini teşvîk ederlerdi. Bu mevzu ile alâkalı bir hadîs-i şeriflerinde mes’elenin ehemmiyetine parmak basarak şöyle buyururlar: “Herhangi bir cemaat, Allah’ın evlerinden bir evde toplanır, Allah’ın kitâbını tilâvet eder ve aralarında onu müzakere mevzûu haline getirirlerse, şüphesiz üzerlerine huzur ve sekine iner, rahmet kendilerini kaplar, melekler onları kuşatır ve Allahü Tealâ onları nezdindeki hayırlı topluluk arasında zikreder.”
Resûlullah Efendimiz (sav), bu şekilde değişik hadîsleriyle ashâbını Kur’ân ve Kur’ân’ın tefsiri mâhiyetindeki sünnetini belleme ve müşterek mütâlaa etme mevzuunda devamlı teşvik buyurmuşlardır.

3. Sahâbe-i Kiramın İştiyakı

Allah Rasûlü’nün ashabı, gerek kitabı, gerekse sünneti öğrenme, müzakere etme ve nakletme husûsunda alabildiğine hâhişkâr idiler. Evet onlar, kendilerini bir ateş çukurunun kenarında yakalayıp, berd ü selâma çıkaran Allah Rasûlü’nün, hayat veren o nurlu sözlerini, fiillerini, takrirlerini belliyor ve bunları sürekli aralarında müzâkere ediyorlardı. Bu hususta Enes b. Malik: “Biz, Rasûlul-lah’ın (sav) yanında otururken, O’ndan bir söz işitir, yanından ayrılınca da, onu aramızda anar ve müzâkere ederdik” demektedir. Aynı şekilde, bilhassa Suffe Ashâ-bı, gecelerini namaz kılarak, Kur’ân okuyarak ve ders yaparak geçirirlerdi; o kadar ki, bazen yetmişinin birden, bir muallimin etrafına toplanıp, sabaha kadar ders gördükleri olurdu.
Bir de bu ışık topluluğu Efendimiz’den aldıkları: “Benim bu mescidime gelen hayır için, hayrı öğrenmek veya öğretmek için gelir. Böyle bir kişi, Allah yolunda mücâhede eden kişi mevkiindedir” gibi teşvîklerle, O’ndan öğrenip bellediği her şeyi, bir ibadet neşvesi içinde başkalarına taşıyor ve bu kevserden herkesin yararlanmasını istiyorlardı. Hem de sadece erkekler değil, kadınlar bile aynı hâhişkârlığı gösteriyor ve erkeklerden geri kalmamaya çalışıyorlardı.
Kadınlar, namazda erkekler ve çocuklardan sonra saf bağladıklarından, çok defa Efendimiz’in söylediklerini duyamıyorlar, hatta mescidi bütünüyle erkekler doldurunca da dışarıda kalıyorlardı. Bundan ötürü kaç defa gelip: “Yâ Rasûlallah, sözlerini dinlemek için, erkeklerden bize yer kalmıyor. Bize ayrı bir gün tahsis buyursanız” diye ricada bulunuyorlardı. Efendimiz de bunların ricasını kırmıyor ve onların herhangi bir günde, herhangi bir yerde toplanmalarını emir buyurarak, kendilerine gerekli hususları talim ediyorlardı.
Ezvâc-ı Tâhirât, kadınlık âleminin muallimeleriydiler. Sabah akşam Rasûlullah’la beraber olan bu nezih kadınlar, Kur’ân’dan, sünnetten öğrendikleri şeyleri, kadınlık âlemine intikal ettiriyorlardı. O’ndan duyduklarını, gelecek nesillere intikal ettirmek için, Rasûl-i Ekrem’in (sav), mübarek solukları sürekli onların ruh ciğerlerine doluyordu. Bu soluklar, Hz. Safiyye Validemiz’le tâ Hayber’e, Meymûne Vâlidemiz’le Âmir İbn Sa’saaoğulları’na, Ümmü Seleme ile Mahzumoğulları’na, Ümmü Habîbe ile Eme-vîler’e, Hz. Cüveyriye ile de Mustalikoğulları’na gidip ulaşıyordu. Bu pâkize kadınlar, Allah Rasûlü’nden her gün öğrendikleri yeni yeni şeyleri kendi kabileleri arasında naklediyorlar ve mevkilerinin gerektirdiği mürşidelik, muallimelik vazifelerini bihakkın yerine getiriyorlardı. Bu değişik kabileler de, Efendimiz’in hâne-i saadetlerinde bulunan
İslâm’ın iki muhteşem, temel esaslarından biri olarak sünnet-i seniyye:
“Şüphesiz Zikri Biz indirdik ve şüphesiz Biziz onun koruyucuları. Biziz onu koruyacak”
âyet-i celîlesinin şümûllü manasına dahil olarak, Kur’ân’la birlikte tesbit edilmiş, yazılmış, ezberlenmiş ve hiçbir tağyîr ve tebdîle uğramadan günümüze kadar da gelmiştir. Şimdi, bu kutlu hâdiseyi sebep, seyir ve husûsiyetleri içinde ele almaya çalışacağız:

Sünnetin Tesbitinin Zaruri Oluşu

Sünnet, Allah Rasûlü’nün hayatıdır; İslâm’ın yaşanma şekli, Allah’ın ve Rasûlü’nün ahlâkıyla ahlâklanma modelidir. Allah (cc), habîbi ve rasûlü Hz. Muhammed Mustafâ’ya (sav): “Sözü sen söyle, sikkeyi sen bas, turrayı sen kes, mührü sen vur ve insanların önünde sen dur” demiş ve O’nu, yolların ayrımında, bütün insanlara doğruyu göstermekle tavzif buyurmuştur. O da, bunu sözleri, fiilleri ve takrirlerinden müteşekkil sünnet-i seniyyesiyle yapmıştır ve yapmaktadır.
Sünnet, Rasûlullah’a açılan bir penceredir.. ve o her asırda her şahsa uzanan ve üzerinde yürünmekle İslâm’ın yümn ve bereketine ulaşılan kutlu ve mübarek bir yoldur. Nerede samimî bir kalb “Hz. Muhammed (sav)” derse, tıpkı bir televizyon ekranı gibi onun mir’at-ı ruhuna Hz. Muhammed Mustafa (sav) tecelli eder ve “nedir istediğin, söyle?” der. Evet O, hadîsinin, sünnetinin takrir edildiği, halkalar teşkiliyle müzakere olunduğu her yerde ruhen hazırdır.

Sünnetin Tespitine Tesir Eden Amiller

Sahâbe, sünnetin ehemmiyetini çok iyi kavramıştı. Çünkü, Kur’ân-ı Kerim, Allah Rasûlü’ne iniyor, O’nun tarafından tebliğ ediliyor, açıklanıyor ve yaşanıyordu ki, anlamanın bütün faktörleri mevcuttu.

1. Kur’ân’ın Sünnete Teşviki

“(Farz, vâcib, sünnet, müstehab, âdâb adına) Rasûl size ne getirmişse onu alın ve sizi neden menediyorsa, ondan da kaçının”(Haşr,59/7)
buyuruyordu.
Âyette geçen ve meçhul şey ifade eden ” ism-i mevsûlüyle ister vahy-i metlûv adına Kur’ân olsun, isterse vahy-i gayr-i metlûv adına kudsî hadîs ve hadîs olsun, Rasûl’ün getirip tebliğ ettiği her şeyi, edatıyla da, bunlara behemehal ittiba ve itaatin vacib olduğunu ortaya koyuyordu. Aynı şekilde, ister Kur’an yoluyla, isterse içtihadları, yorumları ve tefsirleriyle Allah Rasûlü’nün nehyettiği her şeyden de kaçınılması gerektiği sarâhatini veriyordu ki, âyetin devamında: “Allah’tan korkun!” diyerek, bunun bir takvâ mes’elesi olduğunu ve kılı kırk yaran bir hassasiyetle görülüp gözetilmesi gerektiğini hatırlatıyordu. Sahâbe bunu çok iyi anlıyor ve Rasûlullah’ın her sözüne, her fiil ve takrîrine uymakla takvânın kazanılabileceğini, yani Allah’ın vikayesine girilebileceğini düşünüyor ve hayatını hep O’nun vesayetinde sürdürüyordu. Zaten, âyetin sonu ki: “Şüphesiz, Allah’ın ikâbı çok şiddetlidir” tehdidini de gündeme getirdiğinden, sahâbi gibi kurbet kadrosunun böyle bir riske girmeleri asla söz konusu olamazdı.
Keza:
“Şüphesiz, Rasûlullah’ta sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü uman ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir misâl vardır” (Ahzâb, 33/21)
âyet-i nurefşanı, şu eğri büğrü yollarda, şu binbir badire içinde, şu iç içe handikaplar ağında ve gâileli yürüyüşte ancak Rasûlullah’ın sünnetine temessükle sahil-i selâmete çıkılabileceğini ilân ediyordu ki, O’nu bulan ve uğrunda seve seve can veren sahâbe-i kiram hazerâtı, ancak O’nun gemisine binmekle kurtulunacağını ve ötelerde O’nun gözlerinin içine bakılıp, O’nun işaretlerine göre hüküm verileceğini, kendisine: “Bunlar için sen ne diyorsun yâ Muhammed?” diye sorulduğunda, O’nun, başını yere koyup: “Ümmetî! Ümmetî!” diye onları isteyeceğini ve kendisine Huzûr-u İzzet’ten hitab tecellî edip: “Ya Muhammed, kaldır başını , iste verilecek, şefaat et, kabul olacak” denileceğini çok iyi biliyorlardı ve âdetâ, ellerindeki cennete girme varakalarını O’na vize ettirir gibi, O’nun kapısına yöneliyor berzahta, mahşerde, sıratta O’nun tanımadığı kişilerin takılıp yollarda kalacağından derin endişe duyuyorlardı. Bu itibarla, O’nun attığı her adımı, her hareketi, söylediği her sözü yüz işmizazlarına, tebessümlerine ve el işaretlerine varıncaya kadar O’nu takip ediyor, belliyor, yaşıyor ve naklediyorlardı. Zaten, bizzat O’nun fem-i mübarekinden şu müjdeyi de işitmişlerdi ki, başka türlü hareket etmeleri de mümkün değildi.
“Allah, bizden bir söz işitip onu muhafaza edenin ve sonra da bir başkasına tebliğ edenin yüzünü (bazı yüzlerin ağarıp, bazılarının kararacağı günde) ak etsin ve güldürsün.”Bir başka rivayette ise: “Allah, benim sözümü işitip, belledikten, (ruh ve vicdanının kültürü haline getirip, mahiyetiyle bütünleş-tirdikten) sonra, onu tebliğ edenin yüzünü ak etsin ve güldürsün!”

2. Rasûlullah’ın Teşviki

Yukarıdaki hadîsinde de görüldüğü üzere Efendimiz, sünnetinin bellenmesini ve başkalarına tebliğ edilmesini teşvik ediyor ve böyle yapanlara da duacı oluyordu. Çünkü, vazifesinin ve getirdiği dinin temâdisi ancak bununla mümkün olabileceği gibi, insanların kurtuluşu da buna bağlıydı.
Mekke’nin fethinden az önce, Rabîa Kabilesi’nden Abdü’l-Kays heyeti Rasûlullah’a gelerek:“Yâ Rasûlallah, biz sana çok uzak mesâfelerden geliyoruz. Aramızda Mudar kâfirlerinden falan kabîle var. Bu yüzden de haram ayların dışında sana gelmemiz mümkün değil. Bize kısaca birşeyler emret de, arkada bıraktıklarımıza haber verelim, verelim de o sebeple biz de cennete girelim” dediler. Allah Rasûlü (sav), onlara bazı şeyler emretti, bazı şeyleri de yasakladı ve sözlerini şöyle bağladı: “Bunları hıfzedin ve arkanızdakilere de haber verin.”
Yine, Vedâ Hutbesi’nin sonunda: “(Sözlerimi) Burada bulunan, bulunmayana tebliğ etsin”31 buyurdukları gibi, sahîh bir hadîslerinde de, bildiği bir şeyi gizleyip tebliğ etmeyeni: “Bir kimseye bildiği bir şeyden sorulur da, o da bunu gizlerse, kıyamet günü kendisine ateşten bir gem vurulur” şeklinde tehdit etmişlerdi. Sahâbe-i kirâm, sünnetin kıymetini takdir ettikleri gibi, onu tebliğ ve nakletmenin ehemmiyet ve lüzumuna da çok iyi inanmışlardı. Onlar Efendimiz’in teşvikleri karşısında coşup, tehditleri karşısında ürpermenin yanında bizzat Kur’ân-ı Kerim’in, bildiğini ketmedenlere tehditlerini de öyle anlıyor ve bu değişik sâiklerle sünnetin neşrine fevkalâde ihtimam gösteriyorlardı. Evet onlar:
“Şüphesiz, Allah’ın kitabdan indirdiğini gizleyen ve onu az bir pahâ karşılığı satanlar var ya, işte onlar, karınları dolusu ateşten başka birşey yemezler.”(Bakara, 2/174)
gibi âyetlerin şiddetli tehditlerini de iliklerine kadar duyuyor, hissediyor ve kitabı da sünneti de hakkıyla belleyip, hakkıyla edâ etmeye ve başkalarına tebliğe çalışıyorlardı.
Ayrıca Efendimiz, Kur’ân’ı talim ettiği gibi, kendi sünnetini de aynı titizlikle talim buyururlardı. İbn Mes’ûd Hazretleri: “Bize, Kur’ân âyetlerini talim eder gibi, Tahiyyât’ı da talim ederdi” bir başka ifadelerinde de: “Kur’ân âyetlerini talim eder gibi, istihâre duasını talim ederdi” demektedir.
Allah Rasûlü, söylediklerini herkes bellesin diye ağır ağır konuşur ve söylediği şeyleri ekseriya üç defa tekrar ederdi... Bu hususta Hz. Âişe Validemiz (r. anha): “Rasûlullah (sav), sözü sizin birbirinize zincirleme söylediğiniz gibi değil ayıra ayıra söylerdi; saymak isteyen, O’nun kelimelerini sayabilirdi”der. O, bununla da kalmaz, ashâbına sunduğu herşeyin, bir araya gelinip karşılıklı gözden geçirilmesini ve müzakere edilmesini teşvîk ederlerdi. Bu mevzu ile alâkalı bir hadîs-i şeriflerinde mes’elenin ehemmiyetine parmak basarak şöyle buyururlar: “Herhangi bir cemaat, Allah’ın evlerinden bir evde toplanır, Allah’ın kitâbını tilâvet eder ve aralarında onu müzakere mevzûu haline getirirlerse, şüphesiz üzerlerine huzur ve sekine iner, rahmet kendilerini kaplar, melekler onları kuşatır ve Allahü Tealâ onları nezdindeki hayırlı topluluk arasında zikreder.”
Resûlullah Efendimiz (sav), bu şekilde değişik hadîsleriyle ashâbını Kur’ân ve Kur’ân’ın tefsiri mâhiyetindeki sünnetini belleme ve müşterek mütâlaa etme mevzuunda devamlı teşvik buyurmuşlardır.

3. Sahâbe-i Kiramın İştiyakı

Allah Rasûlü’nün ashabı, gerek kitabı, gerekse sünneti öğrenme, müzakere etme ve nakletme husûsunda alabildiğine hâhişkâr idiler. Evet onlar, kendilerini bir ateş çukurunun kenarında yakalayıp, berd ü selâma çıkaran Allah Rasûlü’nün, hayat veren o nurlu sözlerini, fiillerini, takrirlerini belliyor ve bunları sürekli aralarında müzâkere ediyorlardı. Bu hususta Enes b. Malik: “Biz, Rasûlul-lah’ın (sav) yanında otururken, O’ndan bir söz işitir, yanından ayrılınca da, onu aramızda anar ve müzâkere ederdik” demektedir. Aynı şekilde, bilhassa Suffe Ashâbı, gecelerini namaz kılarak, Kur’ân okuyarak ve ders yaparak geçirirlerdi; o kadar ki, bazen yetmişinin birden, bir muallimin etrafına toplanıp, sabaha kadar ders gördükleri olurdu.
Bir de bu ışık topluluğu Efendimiz’den aldıkları: “Benim bu mescidime gelen hayır için, hayrı öğrenmek veya öğretmek için gelir. Böyle bir kişi, Allah yolunda mücâhede eden kişi mevkiindedir” gibi teşvîklerle, O’ndan öğrenip bellediği her şeyi, bir ibadet neşvesi içinde başkalarına taşıyor ve bu kevserden herkesin yararlanmasını istiyorlardı. Hem de sadece erkekler değil, kadınlar bile aynı hâhişkârlığı gösteriyor ve erkeklerden geri kalmamaya çalışıyorlardı.
Kadınlar, namazda erkekler ve çocuklardan sonra saf bağladıklarından, çok defa Efendimiz’in söylediklerini duyamıyorlar, hatta mescidi bütünüyle erkekler doldurunca da dışarıda kalıyorlardı. Bundan ötürü kaç defa gelip: “Yâ Rasûlallah, sözlerini dinlemek için, erkeklerden bize yer kalmıyor. Bize ayrı bir gün tahsis buyursanız” diye ricada bulunuyorlardı. Efendimiz de bunların ricasını kırmıyor ve onların herhangi bir günde, herhangi bir yerde toplanmalarını emir buyurarak, kendilerine gerekli hususları talim ediyorlardı.
Ezvâc-ı Tâhirât, kadınlık âleminin muallimeleriydiler. Sabah akşam Rasûlullah’la beraber olan bu nezih kadınlar, Kur’ân’dan, sünnetten öğrendikleri şeyleri, kadınlık âlemine intikal ettiriyorlardı. O’ndan duyduklarını, gelecek nesillere intikal ettirmek için, Rasûl-i Ekrem’in (sav), mübarek solukları sürekli onların ruh ciğerlerine doluyordu. Bu soluklar, Hz. Safiyye Validemiz’le tâ Hayber’e, Meymûne Vâlidemiz’le Âmir İbn Sa’saaoğulları’na, Ümmü Seleme ile Mahzumoğulları’na, Ümm-ü Habîbe ile Eme-vîler’e, Hz. Cüveyriye ile de Mustalikoğulları’na gidip ulaşıyordu. Bu pâkize kadınlar, Allah Rasûlü’nden her gün öğrendikleri yeni yeni şeyleri kendi kabileleri arasında naklediyorlar ve mevkilerinin gerektirdiği mürşidelik, muallimelik vazifelerini bihakkın yerine getiriyorlardı. Bu değişik kabileler de, Efendimiz’in hânei saadetlerinde bulunan “Ezvac-ı Tahirât” nam temsilcileriyle şeref duyu-yor ve iftihar ediyorlardı.

Sahabe-iKiramın Sünnete İttibada Gösterdiği Hassasiyet

Kur’ân-ı Kerim, nasıl Efendimiz’in risaleti ve sunduğu mesaj mevzûunda hassasiyet gösteriyor, sahâbe-i kirâm da, aynı şekilde O’ndan gelen her şeyi kemâl-i hassasiyetle kabulleniyor, korumaya alıyor ve neşrediyorlardı. Ne Efendimiz’in (sav) getirdiği esâsâta muhalif bir şey ortaya koymayı düşünüyor, ne de O’na muhalif bir beyanda bulunmayı akıllarının köşesinden geçiriyorlardı. Kur’an-ı Kerîm’in tabiriyle, O’ndan gelen her şeyi “içiyor” gibi alıyor ve belliyorlardı. Evet, İsrâiloğulları’nın ruhuna buzağı sevgisi içirildiği gibi, onların rûhuna da hakikat sevgisi, hakikatın yeryüzündeki tek temsilcisi Hz. Muhammed (sav) sevgisi öyle içirilmişti. Dolayısıyla, sünnet mevzûunda çok titizdiler. Nasıl titiz olmasınlar ki, Kur’ân-ı Kerîm, mes’eleyi bir iman mevzûu olarak ele alıyor ve:
“Hayır hayır; Rabbine andolsun ki, aralarında anlaşmazlığa bâdî mes’elelerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden dolayı içlerinde en ufak bir burkuntu duymadan ve tam bir teslimiyetle sana teslim olmadan iman etmiş olmazlar” (Nisâ, 4/65)
buyuruyordu. Onların yaşadıkları hayatın saniyeleri, saliseleri, âşireleri hep bu hassasiyet içinde geçiyordu. Hayatlarını bu ölçüde bir hassasiyet içinde geçiren insanların, O’nun sünnetine karşı lâkayd kalmaları düşünülemez.
Şimdi, bir iki misalle bu hususu biraz daha açalım:

Üsâme Seriyyesi

Allah Rasûlü’nün (sav) hayatı seniyelerinde teşyi’ buyurdukları en son seriyyeleri, Üsâme Seriyyesi olmuştu. Mübarek hayatlarının son günlerinde, Roma üzerine göndermeyi kararlaştırdığı ordunun kumandanlığına, “evlâdım” deyip evinde büyüttüğü Mu’te kahramanı Zeyd İbn Hârise’nin o çok sevdiği ve kucağında büyüttüğü oğlu Üsâme’yi getirmiş ve kendisine: “Allah’ın ismi ve bereketiyle babanın öldürüldüğü yere kadar git ve oraları atlarına çiğnet” buyurdu.
Üsâme’nin emrine verilen bu ordu içinde, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman gibi namlılar da vardı. Ordu hareket etmeden önce Efendimiz (sav) rahatsızlanmışlardı. Medine dışında hareket hazırlıkları yapılıyordu ki, hastalığın ağırlaştığı duyuldu. Bunun üzerine, Üsâme sancağı getirip O’nun kapısının önüne dikti ve huzûra girdi. Efendimiz artık konuşamıyordu. Üsâme diyor ki: “Ellerini semâya kaldırdıktan sonra üzerime indirdi. Bana dua ediyor olduğunu anladım.” Bu esnada Efendimiz’de biraz iyileşme emâreleri belirince, Üsâme yola çıkmak üzere ayrıldı. Ama, tam orduya hareket emrini verdiği sırada idi ki, Güneş’in, İki Cihan Güneşi’nin gurubu haberiyle her yan inledi. Evet, Üsâme’yi Mu’te’ye gönderen artık gitmişti. Gitmişti ama, arkasında, davasını, eserlerini, mirasını bihakkın, arızasız, kusursuz temsil edecek insanlar bırakıp öyle gitmişti. Hz. Ebû Bekir halife seçilince, o yanık sînelerin iniltileri arasında hemen bu işi ele aldı. Öyle kritik bir andı ki, vefat haberi sağa sola duyulur duyulmaz, bazı yerlerde irtidad hâdiseleri baş göstermişti. Müseylemetü’l-Kezzab, Esvedü’l-Ansî ve daha niceleri Efendimiz henüz hayatta iken, peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkmışlardı. Bunlar, Efendimiz’in(sav) vefat haberini alınca, her tarafta fitne ateşlerini körüklemeye başladılar. İşte İslâm ordusu tam bu hengâmede, her zaman Medine üzerine gelebilecek olan Bizanslılara karşı gönderilecekti. Orduyu Rasûlullah (sav) hazırlamış; sonra da: “Üsâme ordusu’nu gönderin” buyurmuştu. Sahâbe ve başta Hz. Ebû Bekir, başka mülâhazalarla O’nun emrinden kıl kadar sapamazlardı. Halife-i Müslimîn: “Vallahi, canavarlar dört bir yandan üzerimize saldırsalar, Rasûlullah’ın dalgalandırdığı bu bayrağı indirmek istemem” diyerek, orduya hareket emri verdi. Hem de o ordunun teşyi’ine hususi bir önem vererek; öyle ki, genç komutan at üstünde giderken, kendisi yaya olarak, onu teşyî’ ediyordu. Evet, işte sahâbe, bu idi; en hassas dönemlerde dahi, Efendimiz’den (sav) gelen emirlere bu ölçüde hassasiyetle uyarlardı.

Fedek Arazisi ve Hz. Fâtıma (r. anha)

Medîne, Efendimiz’in vefatının ardından nisbî bir şok yaşıyordu. Sahâbe, hususiyle de Hz. Ebû Bekir’in (ra) içi cayır cayırdı. Bu esnâda, Peygamberimiz’in biricik kızı, ciğerparesi, Ehl-i Beyt’in annesi Hz. Fatıma Vâlidemiz: “Babamın Fedek’teki mirası” diyerek Halîfe-i Müslimîn’in kapısına dayandı. Şimdi o, çok sevdiği, herkese ve her şeye tercih edeceği Hz. Fatıma’ya ne cevap verecekti? O’nu incitemezdi; Rasûlullah’ın (sav) hâtırası olan bu ince, bu müstesnâ anamızı incitmeyi gönlünden bile geçirmezdi. Ama, Rasûlullah’ın sünneti, kendi mirası mevzûunda bıraktığı sünneti en kıymetli şahıslar için bile fedâ edilmezdi. “Ben, Rasûlullah’ın yaptığı hiçbir şeyi terkedemem” diyen İslâm’ın bu Yüce Halifesi, Hz. Fâtıma Validemiz’e Rasûlullah’tan duyduğu: “Biz peygamberler topluluğu miras bırakmayız; bizim bıraktığımız, sadakadır” hadîsini nakletti. O’ndan kalan, O’nun sağlığında sarfettiği yere sarfedilecekti. Evet bu en nazik anda bile sünnete muhalefet düşünülmüyordu.

Zekat Vermek İstemeyenlere Karşı Tavır

Yine aynı günlerde, namaza karşı tekâsül gösterenler ve “zekât vermeyiz” diyenler vardı. Hattâ, Hz. Ömer Efendimiz’in (ra), dehâsına esen değişik ilham esintilerinin tesiriyle, “şimdilik zekâta müsaade etsek” dediği rivayet olunur. Bu mevzûda sahih rivayetlerle gelen: “Ben, Allah’tan başka ilâh olmadığına, (O’ndan başka Ma’bûdü bi’l-Hak, Maksûdi bi’l-İstihkak bulunmadığına) ve Hz. Muhammed’in (sav) Allah’ın kulu ve Rasûlü olduğuna şehadet edinceye ve namazlarını edâ edip, zekâtlarını tastamam verecekleri âna kadar insanlara karşı savaşmak ve yaka paça olmakla emrolundum. Bunu yaptıkları takdirde, mallarını ve canlarını bana karşı korumuş olurlar; şu kadar ki, İslâm’ın bir hakkı vardır (zekât verecekler, sadaka verecekler, öşür verecekler...). Hesapları, (bu mevzûdaki samimiyetleri) ise Allah’a kalmıştır” hadîs-i şerifinden haberdar olan Hz. Ebû Bekir Efendimiz (ra): “Allah’a yemin olsun ki, kim namazla zekâtın arasını ayırırsa, onunla harbederim. Şüphesiz zekât, malın hakkıdır. Rasûlullah’a verdikleri bir dişi oğlağı bile benden esirgerlerse, vallahi onlarla harbederim” buyurarak, her mevzûda olduğu gibi, bu mevzûdaki hassasiyetini de ortaya koyuyordu.
Hz. Ömer Efendimiz (ra) de, şüphesiz ondan daha az hassas değildi. O, sünnetin hükümleri karşısında öylesine titizdi ki, konuşurken, talimat verirken, hutbe okurken, konuşmasının en can alıcı noktasında kendisine Kitâbullah’tan ve Sünnet-i Rasûlullah’tan bir hüküm hatırlatıldığında hemen dururdu. Bu yüzden onun için: “Hak mevzûbahis olunca hemen durup inkıyad eden” derlerdi. Hadîs ve tarih kitaplarında: “Ömer hata etti, kadın doğruyu söyledi; bir kadın bile senden daha fakîh ey Ömer; çarşılarda rızık peşinde dolaşmak, Ömer’i Rasûlullah’ın meclislerinden, dinini öğrenmekten alıkoydu” şeklinde, bizzat onun ifadesi olan ve o yüce kâmetini daha da yücelten pek çok misaller vardır. O dev insan, hak karşısında en ufak itirazda bulunmaz, bulunmayı aklının ucundan bile geçirmezdi.


M.Fethullah Gülen
Okunma : 1442


     
 
En Sevgilinin
...... Hayatı
...... Sözlerinden
...... Mucizeleri
...... Duaları
Hadis Ansiklopedisi
Risale-i Nur'dan
Sonsuz Nur'dan
Soru ve Cevaplar
Makaleler
Multimedya
...... Sohbetler
Linkler
Ziyaretçi Defteri
Haber Grubu
İletişim
Hakkımızda
 
     

Site içi Arama
Web Sitede
Tavsiye Siteler