Soruşturma

 

Müslümanların sayılarının bütün teröre rağmen, yavaş da olsa istikrarlı bir biçimde artıyor olması, Hz. Muhammed’in doğduğu günden beri çok iyi bilinen kişiliği, özellikle doğru sözlülüğü ve özel meclis isteklerinin reddi gibi İslam’ın ahlaki yapısını kanıtlayan olgular bazı putperestlerin içindeki şüpheyi derinleştirmektedir. “Acaba İslam gerçek din olabilir mi?” ve “Muhammed de Son Elçi?” Tereddütlerini netleştirmek için de akıllarına iyi bir yol gelir. Medine’deki Yahudi bilginlerine sormak.

Bu iş için putperestlerin en hızlılarından iki isim seçilir: Ebu Muayt oğlu Ukbe ve ünlü animasyon uzmanı Haris oğlu Nadr… Yahudi bilginleri de, onlara, Hz. Muhammed’in gerçekliğini test etmeleri için üç tane soru öğretir. Eski zamanlarda yaşamış olan gençlerin durumları… Yeryüzünü doğusundan batısına kadar gezip dolaşan adamın kim olduğu… Ve Ruh’un niteliği… Derler ki gerçek peygamber değilse bunların cevaplarını bilmesi mümkün değildir. İki kafadar heyecan içinde Mekke’ye geri döner. Ve hemen sorular Hz. Muhammed’e iletilir, cevap istenir. O, rahattır. Nasılsa ALLAH vahiy indirecek ve kendisi de istenilen cevapları kolaylıkla verecektir. Rahatlığı küçük bir hata işlemesine neden olur:

“Cevabınızı yarın veririm!” derken, “ALLAH’ın izniyle” demeyi unutur. Ve yarın olur putperestlerle sözleşilen yerde bir araya gelinilir fakat cevap veremez. Çünkü vahiy inmemiştir. Tam onbeş gün boyunca da hiçbir vahiy inmez. Putperestler, sevinç içindedir. Sürekli:

Muhammed yarın haber veririm demişti ama günler oldu hala hiçbir ses çıkmıyor! Rabbi Muhammed’i terk mi etti?” derler. Yaygaraları bütün Mekke’yi kaplar. Hz. Muhammed son derece üzgün, Müslümanlar sessiz ve mahcuptur. En sonunda Cebrail yine görünür. İlahi uyarı bitmiş, beklenilen cevaplar gelmiştir. Hem de fazlasıyla… Önce Duha sonra Hz. Muhammed’e bir teselli ve gönül alıcı olmak üzere, sonra da Kehf suresi ile İsra suresinin 85. ayeti sorulan sorulara cevap olarak iner. Cevaplar istediklerinden de uzun ve ayrıntılıdır… Ve tabii ki doğru:

“Kuşluk vaktine ve sükûna erdiğinde geceye yemin ederim ki, Rabbin seni bırakmadı ve sana darılmadı”. (Duha, 93:1-3)

Bu olay da Kur’an’ın Hz. Muhammed tarafından yazılmadığının bir diğer kanıtını oluşturur. Ya da Martin Lings’in dediği gibi:

“Eğer Muhammed daha önceki vahiyleri uydurdu ise, bu kadar alay edilme ve üzüntüye rağmen bu kez vahyi geciktirmesi anlamsız değil miydi?” Ve vahiy yoluyla Hz. Muhammed’in uyarılması, yaptığı küçük bazı hataların düzeltilmesi örnekleri bu ikisinden de ibaret değildir. Kendi küçük anlamlarının ötesinde Kur’an’ın ve Hz. Muhammed’in doğruluğuna, gerçekliğine kanıt olmak gibi çok daha büyük bir anlam ve değer taşıyan bu tür olayların belki de en ünlü olanları Hz. Muhammed’in ayetlerle uyarılmasıdır.

Mugire oğlu Velid, Hz. Muhammed’le görüşmektedir. Her zamanki tavrından farklıdır. Dikkatle ve sanki ön yargılarını bir yana bırakmış dedirtecek bir beden diliyle dinlemektedir, Hz. Muhammed’i. Ve Son Elçi’de onun bu duruşundan ümide kapılmış, heyecanla anlatmaktadır. Hatta bir ara sözünü keser ve:

“Bu anlattıklarımda sana yanlış gelen bir şey görüyor musun?” diye sorar. Velid, hangi niyetle ya da ne düşünerek bilinmez:

“Hayır!” deyince, daha bir ümide kapılarak anlatmaya devam eder, Hz. Muhammed. Bu arada ama bir arkadaşı Hz. Muhammed’e yanaşarak bir şeyler sormak ister. Gözleri görmediği için de Hz. Muhammed’in içinde bulunduğu meşguliyeti ve durumun hassasiyetini değerlendiremez. Hz. Muhammed ise o sırada Velid için demirin tam da tavına geldiğini zannetmektedir ve sözlerinin kesilmesini istemez. Fakat âmâ Müslüman Ümmü Mektum oğlu Abdullah ısrarcıdır. Hz. Muhammed’in elbisesini yakalamış çekiştirmektedir. Dikkatinin dağıtılması Hz. Muhammed’i hoşnutsuz eder ve bu durum yüz ifadesine de yansır. Ama ALLAH’ın rızası başka yöndedir. Ayet iner, Hz. Muhammed uyarılır:

“Yanına kör bir kimse geldi diye Peygamber yüzünü asıp çevirdi. Ne bilirsin belki o temizlenecekti. Ya da öğüt alacaktı da bu öğüt kendisine fayda verecekti. Kendini Sana muhtaç görmeyene gelince, Sen ona yöneliyorsun. Oysaki onun arınmasından Sen sorumlu değilsin. Fakat Sen koşarak ve korkarak sana gelenle ilgilenmiyorsun. Hayır! Öyle yapma! Şüphesiz bunlar değerli ve güvenilir kâtiplerin elleriyle yazılıp tertemiz kılınmış, yüce makamlara kaldırılmış mukaddes sahifelerde bir öğüttür. Dileyen ondan öğüt alır.” (Abese, 80:1-16)

Böylelikle kıyamet kopuncaya kadar gelecek bütün Müslümanlara, İslam’ı anlatmada, sosyal statüye değil istek ve samimiyete öncelik verilmesi gerektiği öğretilmiş olur. Zaten bütün peygamberlik yaşamı boyunca Hz. Muhammed’in işlediği ve ayetlerle uyarılan bütün hatalar (ki toplamı 10’dan azdır) aynı amaca yönelik olarak O’na işlettirilmiştir. Müslümanlara o konuda bir ölçü ve kural konması için.

Ama arkadaşı Abdullah ise o andan itibaren ve olayın hatırası olarak yaşamı boyunca Hz. Muhammed’den sürekli bir ilgi ve iltifat görür. Medine’de İslam devleti kurulduktan sonra, şehir dışına çıkacağı zamanlar birçok kez yerine Abdullah’ı vekil bırakır. Onunla karşılaştığında:

“Hakkında Rabbimin beni azarladığı insan, merhaba!” diyerek selam verir, gönlünü alır.

Fakat yine de inanmazlar. Müslüman oldukları takdirde ayrıcalıklarından ve kazançlarından olma korkusu bazılarının vicdanlarında kıpırdamaya başlamış olan gerçeği arayış dürtüsüne üstün gelir.

Bu dikişin de tutmadığını gördüklerinde yeni bir yola başvuracaklardır. Bu yeni yol Kur’an karşısında giderek kabaran öfkelerini de iyice açığa vurur. Bunlardan biri Kur’an okunurken gürültü yapıp insanların onu dinlemelerini engellemektir. Bağırıp çağırırlar, alkış ve ıslık çalarlar. Sanki Kur’an’ın etrafına gözle görülmez bir duvarla kapatmaya çalışırlar. Kur’an kendi hakkındaki bu gürültü eylemine de yer vermiştir:

“İnkâr edenler: ‘Bu Kur’an’ı dinlemeyin. Okunurken gürültü yapın. Umulur ki bastırırsınız.’dediler.” (Fussilet, 41:26) Gürültü özellikle Hz. Muhammed, Erkam’ın evinde arkadaşlarına namaz kıldırırken son haddini bulur ve bu durum Müslümanlar arasında hala devam eden bir uygulamanın başlatılmasına neden olur. O gürültüler, Müslümanlar arasında kıyamete kadar sürecek bir hatıraya dönüşür:

“Namazında yüksek sesle okuma; onda sesini fazla da kısma; ikisi arasında bir yol tut!” (İsra, 17:110)

Yazar: 

Yorumlar