Zübeyr bin Avvam (r.a.)

Peygamberimizin (a.s.m.), “Her peygamberin bir havarisi [yardımcısı] vardır, benim de havarim Zübeyr’dir”[1]buyurarak methettiği Hz. Zübeyr, İslam’a gönül veren ilk bahtiyarlardandır. Peygamberimizin en yakın dava arkadaşıdır. Ayrı­ca halası Hz. Sa­fiyye’nin oğludur. Babası Avvam, Hz. Hatice validemizin kar­deşidir. Nesebi, Peygamberimizin nurlu silsilesiyle, dedelerinden Kusay’da bir­leşir.

Hz. Zübeyr küçük yaşta yetim kaldığından annesi tarafından yetiştirildi. Hz. Safiy­ye, oğlunun terbiyesinde çok titiz davranıyordu. Onu hayata hazırlamak için bazen dövdüğü de olurdu! Bunu görenlerin, “Çocuğun kalbini çok kırıyor­sun, onu helak edeceksin!” demelerine karşı Hz. Safiyye şu cevabı veriyordu:

“Benim Zübeyr’i dövmem, onu sevmediğimden değildir. Ben onu akıllanma­sı, adam olması ve ilerde orduları bozguna uğratarak ganimetle dönecek bir kahraman olması için terbiye ediyorum.”[2]

Gerçekten de Hz. Zübeyr’in annesinden aldığı çekirdek mahiyetindeki terbi­ye, haya­tına aksetmiştir. Zübeyr cesareti ve kahramanlığı ile tanınmış, Müslüman olduktan sonra da, canını feda eder derecede ileri atılmıştır. Amcası ona iş­kenceler ederek dininden dönmesi için zorlarken, Hz. Zübeyr ise, “Amca, artık ebediyen küfre girmem.” diye sebat ediyordu.[3]

Mekke’de müşriklerin Müslümanlara göz açtırmadıkları devrede bir ara Peygamberimizin öldürüldüğünü duydu. 15 yaşında Müslüman olan Hz. Zübeyr, o sıralar henüz çok gençti. Hadisenin mahiyetini anlamadan kılıcını sıyırarak, müşriklere bir ders vermek üzere yola çıktı. Yolda kendisini gören Pey­gamberimiz (a.s.m.):

“Ne oldu Zübeyr, nereye gidiyorsun böyle?” diye sor­du.

Birdenbire şaşıran Hz. Zübeyr, meselenin aslını öğrendi ve Peygamberimize, “Anam babam sana feda olsun yâ Re­sû­lal­lah! Senin katledildiğini duydum; müşriklere had­dini bildirmeye gidiyordum!” dedi. Peygamberimiz onu teskin etti ve duada bulundu.[4]

Böylece, İslam tarihinde küffara karşı ilk kılıç çeken, Hz. Zübeyr oldu.

Mukaddes davaya bütün varlığıyla bağlanan Hz. Zübeyr, müşriklerin çeşitli işkence ve zulmüne maruz kaldı; fakat bütün bu taarruzlar ona bir teşvik kamçı­sı oldu, mücadele azmini artırdı.

Habeşistan’a hicret eden kafileye Hz. Zübeyr de katıldı. Daha sonra oradan Medine-i Münevvereye hicret etti.

Medine’de Re­sû­lul­lah’a (a.s.m.) kavuştuktan sonra onun emrinden hiç ayrıl­madı; hüzünlü ve sevinçli günlerinde hep onunla birlikte bulundu. Bütün muharebelerde Peygamberimizin yanında yer aldı, ona gelebilecek tehlikelere göğ­sünü gerdi, kendisini feda etti. Bu hususta Hz. Zübeyr şöyle der:

“Re­sû­lul­lah ile beraber katıldığım savaşlarda yara almayan hiçbir yerim yok­tur.”

Hattâ bu yaralanmaların edep yerine kadar vardığı da kaydedilmekte­dir.[5]

Bedir Savaşı’nda karşısına çıkan hasımlarını bir darbede yere serdi, harbin en şiddet­li anlarında müşrikleri perişan etti. Fakat kendisi de ağır şekilde yaralan­dı. Oğlu Ur­ve, babasının aldığı yaranın derinliğini anlatırken, “Parmağım içine girebiliyordu!” de­mektedir.

Hz. Zübeyr, Bedir’de başına sarı bir sarık sarmıştı. Zübeyr’in düşman karşı­sında şah­lanışını gören Allah’ın Resûl’ü, onun şecaat ve kahramanlığını şöyle övmekteydi:

“Meleklerin, sarı başlıklarla Zübeyr’in suretinde indiklerini görüyordum.”[6]

Bu savaşta düşmana fırsat vermeyen iki süvariden birisi de Hz. Zübeyr’di. Zaten Bedir Savaşı’nda sadece iki at vardı.

Uhud Savaşı’nda da Re­sû­lul­lah’ın yanıbaşında çarpışan birkaç fedaiden birisi Hz. Zübeyr’di. Savaştan önce Peygamberimizle “ölüm” üzerine biat etmişti. İlk bozgundan sonra Peygamberimizin çevresinde kendisini kalkan yaparak bahadırlık gösteren, hayatlarını Re­sû­lul­lah’ın hayatına feda eden gözüpek sahabiler arasındaydı.

Hendek Savaşı’nda müşriklerin hücumlarını püskürten ve üstün gayret göste­ren Hz. Ali’nin yanında Hz. Zübeyr de bulunuyordu.

Kurayza Yahudilerinin Peygamberimizle yapılan anlaşmayı bozmalarından sonra Pey­gamberimiz, onların üzerine gidecek bir kumandan arıyordu. “Kim gidecek?” sualine hep Zübeyr cevap verdi. Peygamberimiz, Hz. Zübeyr’in gönüllü hizmete talip olmasından çok memnun oldu ve “Anam babam sana feda olsun, ey Zübeyr!” diyerek iltifatta bulunmuştu.

Sevgili Peygamberimiz (a.s.m.), dünyada iken cennet saadetiyle müjdeledi­ği saha­bi­ler arasında Zübeyr’i de zikretmiştir.[7]

Cihat meydanlarında hep ön saflarda yer alan ve her seferinde bileğinin gücünü, kılıcının hakkını veren Hz. Zübeyr, Hayber’de karşısına çıkan, Yahudile­rin en gözde yiğitlerinden Yâsir’le mücadele ediyordu. Şiddetli bir çarpışma başladı. Annesi Safiyye de cephe gerisinde bulunuyordu. Sabırsızlanıyor, evlat şefkatiyle yerinde duramıyordu. Dayanamayarak Peygamberimize yak­laştı:

“Yâ Re­sû­lal­lah, oğlum şehit mi oldu, yoksa?!” diye sordu. Peygamberimiz:

“Hayır, inşaallah oğlun onu öldürecek!” cevabını verdi.

Bu cevaptan kısa bir zaman sonra da Hz. Zübeyr, hasmını yere serdi.[8]

Mekke’nin Fethi’nde Hz. Zübeyr, Peygamberimizin sancaktarı idi. Mekke halkının bir kısmı toplanmış, İslam mücahitlerine tazimde bulunuyorlardı. Bu sırada Hz. Zübeyr ile Mikdad bin Esved, at üzerinde geldiler. Sevgili Peygam­berimiz elbisesinin ucuyla yüzlerindeki tozu sildi, onlara dönerek şöyle buyur­du:

“Ben ganimetten at için iki pay, süvari için de bir pay veriyorum. Bu miktarı kim azaltırsa, Allah da onu noksan kılsın!”[9]

Huneyn Savaşı’nda Peygamberimizin etrafında kalan, onu yalnız bırakma­yan fedailer içinde Hz. Zübeyr de vardı. Boylu poslu, güçlü kuvvetli bir insan olan Hz. Zübeyr, müşrikleri birer birer savuşturuyordu. Düşman sürüsünü Pey­gamberimize yaklaştırma­mak için canını dişine almıştı.

Tâif Muhasarası’nda ve Tebük Seferi’nde de hazır bulunan Hz. Zübeyr, Veda Haccı’nda yine Peygamberimizin yanındaydı.

Hz. Zübeyr, Hz. Ömer devrinde fetih ordusuna tekrar katıldı. Yermük Sava­şı’nda İslam mücahitlerinin önünde çarpışan Hz. Zübeyr’in, zaferin elde edilme­sinde büyük hissesi vardı.

Mısır’ın fethiyle vazifelendirilen Hz. Amr bin Âs, Fustat Muhasarası sırasın­da Halife Hz. Ömer’den yardım istedi. Hz. Ömer de 4000 asker gönderdi. As­kerin başında Hz. Zübeyr’le birlikte üç sahabi daha vardı. Hz. Amr muhasara işini Hz. Zübeyr’e havale etti.

Hz. Zübeyr burada da askerî tecrübesini ve dehasını kullanarak kaleyi muha­sara etti. Atlıları ve piyadeleri uygun yerlere yerleştirdikten sonra mancınıklar kurarak kaleyi tehdit etti. Muhasara uzayınca başka bir taktik kullanarak kale­nin duvarlarına ipten merdivenler astı. Kale duvarlarına tırmanan mücahitler içeri girdi, kapı açıldı. Böylece kale içten fethedilmiş oldu.[10]

Suriye ve Mısır topraklarının İslam beldesi hâline gelmesinde Hz. Zübeyr gi­bi müm­taz sahabilerin büyük payı vardır. Cihatla fethedilen bu ülkeler sonun­da birer İslam beldesi oldu.

Hz. Zübeyr celadet, şehamet ve cesareti, savaş meydanlarında gösterdiği üs­tün kahramanlığı ile beraber, son derece takva sahibi, merhametli, hakperest, ince ruhlu ve temiz huylu, seçkin bir şahsiyetti.

İnancı uğruna bütün varlığını feda edecek derecede fedakâr, azimli, kararla­rında hak­kı takip eden, mert bir zattı. Geçimini ticaretle sağlayan Hz. Zübeyr zengin sahabi­ler­­dendi. Bununla birlikte, son derece cömert ve eli açık, kerem sahibiydi. Birçok fakir Müs­lüman’ın geçimini üzerine almıştı. Onların her türlü ihtiyacını görürdü. Borç isteyenlere yardım eder, mücahitleri cihada hazırlar, teçhiz ederdi.

O kadar bol serveti ve malı olmasına rağmen son derece sade yaşar, mütevazi giyinirdi. Külfetsiz bir hayat geçirdi. Zaten bütün davranış ve yaşayışında Pey­gamberimizi örnek almıştı.

Müslümanlar arasında emanete riayetiyle meşhurdu. Sahabiler en kıymetli şeylerini Hz. Zübeyr’e emanet ederlerdi. Bu vasfından dolayı Hz. Ömer onu “dinin bir rüknü” ifadesiyle methediyordu.

Hz. Osman devrinde devlet işlerine karışmayıp sükûnet içinde yaşayan Hz. Zübeyr, Hz. Ali’nin halife olmasından sonra, Hz. Talha ile birlikte müracaat ederek, Hz. Osman’ın katillerinin cezalandırılmasını istedi. Daha sonra meyda­na gelen Cemel Vakası’nda Hz. Âişe tarafında yer aldılar.

Her iki kuvvet bir çarpışma kastı olmadan birbirlerine yaklaşmışlardı. Bazı müfsit ve fitnecilerin karıştırmasıyla kılıçlar kalktı, Müslüman kanı dökül­dü.

Ertesi gün Hz. Ali ile Hz. Zübeyr yüz yüze geldiler. Hz. Ali niçin karşı çıktığı­nı sordu ve Peygamberimizin bir hadisini hatırlattı:

“Hatırlar mısın, bir gün Resûl-i Ekrem’le (a.s.m.) birlikte gidiyorduk. Sana rastladık. Resûl-i Ekrem sana, ‘Sen bir gün Ali’yle haksız yere savaşacaksın.’ de­mişti.”

Bu ikazı duyan Hz. Zübeyr hakperestlik gösterdi. Ve şöyle dedi:

“Evet, hatırladım. Bunu daha önce hatırlamış olsaydım, yerimden kımıldamazdım. Ye­­min ederim ki, ben seninle savaşmam!” diyerek oradan ayrıldı. Da­ha sonra Hz. Âişe’nin yanına gitti, savaştan vazgeçtiğini söyledi.[11]

Hz. Zübeyr oradan ayrılırken peşine “Amr bin Cürmüz” adında bir adam düştü. Yanına yaklaştı. Bir-iki soru sormak istedi. Adam silahlıydı. Hz. Zübeyr bir ara namaza durdu. Bunu fırsat bilen Amr bin Cürmüz, Hz. Zübeyr tam secdeye va­rınca kılıcını çıkardı. Büyük sahabiyi şehit etti.

Hz. Zübeyr’in atını, kılıcını ve yüzüğünü alarak Hz. Ali’nin yanına gitti. Hz. Ali duru­mu öğrenince:

“Safiyye’nin oğlunu öldürene cehennemi müjdele!” de­di.

Hicret’in 36. senesinde şehit olan Hz. Zübeyr, 64 yaşında bulunuyordu.

Zübeyr bin Avvam Hazretleri, ahiretteki mükâfatını daha dünyadayken öğ­renmişti. Sevgili Peygamberimiz, “Talha ile Zübeyr, cennette benim komşularımdır.” müjdesiyle onu bahtiyarlar safına katmıştı.[12]


_____________________________

[1]Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 48.
[2]Tabâkât, 3: 101.
[3]Hilyetü’l-Evliyâ, 1: 89.
[4]Üsdü’l-Gàbe, 2: 197.
[5]Tirmizî, Menâkıb: 25.
[6]Tabakât, 3: 103.
[7]Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 49.
[8]Sîre, 3: 348.
[9]Tabakât, 3: 104.
[10]Asr-ı Saadet (Ashâb-ı Kirâm), 1: 344.
[11]Üsdü’l-Gàbe, 2: 199.
[12]Tirmizî, Menâkıb: 22.

Yorumlar