Baskın Var: “Ya Sabahah”

 

Yemek davetinin üzerinden çok geçmez… Hz. Muhammed’in bir sabah Mekke’ye hâkim tepelerden Safa’nın üzerine çıktığı görülür. Sesinin olanca gücüyle haykırır:

“Ya Sabahah!” Bu, Araplarda alarm işaretidir. Ya da her an bir baskın korkusuyla yaşayan Arap kabilelerinde bir tehlike parolası. İşte o sabah Hz. Muhammed’de bu parolayı kullanır. Aslında O’nun dikkat çektiği tehlike çok daha farklı türdedir ve çok daha büyük! Mekke halkı endişe içinde sesin geldiği yöne döner ve az sonra da Safa tepesinin eteklerini binlerce Mekkeli doldurur. Çağrıyı yapan, yabana atılacak biri değildir. O, el-Emin dedikleri insandır. Ve üstelik Kureyş’i oluşturan bütün boylarla akrabadır. Gelenler merak ve endişeyle sorarlar:

“Ey Muhammed! Neler oluyor, bizi niçin topladın?” yeteri kadar insan biriktikten sonra konuşmaya başlar:

“Ben size şu dağın arkasından ya da şu vadiden sizi yağmalamak isteyen bir takım atlıların çıkıvereceğini ya da akşama sabaha düşman baskınına uğrayacağınızı haber versem bana inanır mısınız?” Mekkeliler hiç duraksamaz:

“Elbette” derler. “Çünkü sen Emin’sin. Bu güne kadar yalan söylediğini, birini aldattığını hiç görmedik”

“Öyleyse ben de sizleri büyük bir tehlike, şiddetli bir azaba karşı uyarıyorum!” sonra tek tek Kureyş kabilesini oluşturan boyların isimlerini sayar. Ve en sonunda:

“Yüce ALLAH beni insanları uyarmam için görevlendirdi. Sizler, ‘ALLAH’tan başka ilah yoktur’ demedikçe ben size ne dünyada ne de ahirette bir yarar sağlayamam.” Konuşmasına yine tek tek Kureyş’in boylarını sayıp, “Kendinizi Cehennem ateşinden kurtarın!” uyarısıyla devam eder ve ekler:

“Ben sizi ALLAH’ın azabından kurtarabilecek hiçbir şeye sahip değilim!”

Korku ve şaşkınlık genel bir kızgınlığa dönüşür. İlk öne çıkan amca Ebu Leheb olur. Hırsla yerden bir avuç toprak alıp, yeğenine doğru savurur:

“ALLAH belanı versin” der, “bizi buraya bunun için mi topladın?” ve ekler “ellerin kurusun!” Yanıt, ilerleyen zaman içerisinde ALLAH’tan gelecektir. Müslümanlar tarafından “Tebbet” diye isimlendirilen bir sure indirilecektir. Konusu Ebu Leheb ve bir de düşmanlıkta, saldırganlıkta ondan geri kalmayan eşi Ümmü Cemil olan:

“Ebu Leheb’in elleri kurusun, zaten o helak oldu. Onu, malı ve kazandığı şey kurtarmadı. O, alevli bir ateşe girecektir. Karısı da odun hamalı olarak. Boynunda da bükülmüş bir ip olacaktır.” (Tebbet,111:1-5) “Tebbet” suresi iki açıdan özel bir anlam taşır. Birincisi, bu sure indirildikten sonra Müslüman ya da putperest hiç kimse Ebu Leheb’in ve eşinin Hz. Muhammed’e gösterdiği düşmanlığa önem vermeyecek, insanlar onların hakkında “kişisel kinleriyle hareket edip, uğradıkları aşağılamanın intikamını almaya çalışıyorlar” diye düşüneceklerdir. Çatışma kişiselleştirilmiş ve böylelikle düşman da etkisizleştirilmiştir. İkincisi ise Kur’an’ın Hz. Muhammed’in yazdığı bir kitap olmayıp ALLAH tarafından indirildiğine net bir kanıt oluşudur. Çünkü bu sure indirildiğinde henüz Ebu Leheb ve eşi hayattadır ve ölümlerine de daha yıllar vardır. Hz. Muhammed’i yalancı çıkarmak için, görünüşte bile olsa Müslüman olduklarını ileri sürebilirlerdi ve o zaman Hz. Muhammed’e çok da yapacak bir şey kalmazdı. Çünkü sure Cehennem’den yani gelecekten söz etmektedir. Ve onu indiren ya da yazan hem de Hz. Muhammed gibi aklı ve zekâsı hakkın da bütün tarih boyunca dost ya da düşman hiç kimseden hiçbir eleştiri almamış biri ise bu kadar tehlikeli bir hata yapmaz, rakiplerinin eline bu denli açık bir koz vermezdi. Ve Ebu Leheb ile eşi kalan yıllarını son derece istikrarlı birer putperest olarak geçirirler.

Artık bu yeni din, Hz. Muhammed ve Müslümanlar Mekke’nin bir numaralı gündem konusudur. Medine’ye hicret edilinceye kadar takip eden 10 sene boyunca da hep öyle kalacaktır.

O günden sonra yeni vahiyler birbiri peşi sıra akmaya başlar. Bu dönemde inen Kur’an pasajlarının karakteristik özelliklerini düşünür Mevdudi şöyle özetlemektedir:

“Bunların dili çok temiz ve duru, uslubu etkileyici ve tatlı idi. Bu tanrısal söz, kendisine seslenmekte olduğu toplumun dil bilgisi, şiir ve edebiyata olan merakına uygun olarak biraz renkli ve süslüydü. Kelimeler ok gibi dinleyenin kalbine inerdi. Kulaklar ister istemez onlardaki uyuma verilmiş olurdu. Uyumları nedeniyle de derhal dillere yerleşiverirdi. Ayrıca bunlarda bölgenin özellikleri de vardı. Bu sözlerle evrensel ve ölümsüz gerçekler dile getiriliyordu, ama verilen kanıt ve örnekler hep yerliydi ve herkesin alışık olduğu havayı taşıyordu. Bütün telkin ve öğütler, Arap toplumunun ve Mekke’lilerin tarihlerine, örf ve adetlerine, her gün gözlemledikleri şeylere ve elde ettikleri izlenimlere, inanç, iman, ahlak toplum ve kültürlerine dayanarak ve onların kötü tarafları ortaya konulmak ve eleştirilmek biçiminde yapılıyordu. Amaç, Arapların ve Mekke’lilerin yapılan çağrı ve telkini kolayca kabul etmelerini sağlamaktı.”

Aynı konuda Muhammed Hamidullah’ın değerlendirmeleri de ilginç ve önemlidir:

“ALLAH’ın Elçisi, toplumu düzeltme hareketini ancak, putperest ve çok tanrı inancına sahip, kendi doğduğu şehrin halkı ile başlatabilirdi. İşte bu nedenledir ki ilk inen Kur’an ayetleri özellikle iki konu üzerinde durmuştur: 1. hiçbir ortağı bulunmayan, gücüne sınır tanınmayan, yüce ve her yerde hazır ve nazır bir tek yaratıcıya iman ve 2. İçinde iyi ve güzel hareketler bulunan doğru yolda bir hayat sürme zorunluluğu. ‘İman etmek ve iyi işler, güzel hareketlerde bulunmak’ kavramı Kur’an’ı Kerim’de durmaksızın tekrarlanan bir konudur; bütün bunlar için de kanıt olarak Kur’an’ı Kerim’de: ’İnsan da dâhil şu evreni kim yarattı? Çok doğal olarak insan değil!.. Bu ancak ALLAH’dır ki O, ebedidir, her şeyin yaratanıdır, yoktan var etmiştir; yaşamın ve ölümün ve bunun bir sonucu olarak öldükten sonra dirilme gününün sahibi de O’dur. O, yoktan var eder de, öldükten sonra insanlar için dirilmeyi mümkün kılamaz mı hiç!.. Bu dirilişten sonra onları cezalandırması ya da ödüllendirmesi mümkün olamaz mı?’şeklinde uyarılar yapılmaktadır. Bütün bunlardan başka Kur’an, ‘her şeyi bilen ve duyan ALLAH’ın muhakkak insanların bu dünyada işlediklerini yazıp bir Deftere kaydetmek suretiyle Hesap Günü bunların muhasebesini mutlaka çıkaracağını’anlatmaktadır.”

Bu günlerin Müslümanları, daha önceden de değindiğimiz gibi aslında Mekke’nin toplumsal profilinin tam bir örneğini oluşturmakla beraber doğal olarak iki toplumsal kesit büyük çoğunluğu oluşturur: gençler ve Köleler, yoksullar, ezilenler… Yani bütün insanlık tarihi boyunca toplumsal hareketlerin iki belirleyici dinamosu… Zaten Mekke toplumunun da sayısal olarak büyük çoğunluğu bunlardan oluşmaktadır. Bu olguyu Karen Armstrong şöyle vurgular:

“Başlangıçta İslam inancı gençlerin ve Mekke şehrinde marjinal bir konuma itildiklerini hisseden insanların bir hareketiydi…Ona inanan ilk insanların çoğunun Mekke’deki ezilenler olması şaşırtıcı değildi; köleler ve kadınlar, bu yeni dinin kendilerine bir umut ışığı olabileceğini hemen anlamışlardı. Göreceğimiz gibi, daha sonraları daha zengin kabilelerden de İslam dinine geçenler oldu ama en güçlü ve aristokrat Kureyşliler hep uzak kaldılar. Müslümanlar Kâbe’de toplandıklarında, büyük Abdülmuttalib’in torununun bir araya gelmeyi sevdiği ayak takımına küçümseyerek bakıyorlardı. İslam daha da güçlendiğinde, Hz. Muhammed’in en yakın yandaşları üst sınıf zengin Müslümanlar değil, Kureyş’in daha yoksul boylarından gelen kişilerdi. Bunların hiç biri kişisel tercih meselesi değildi. Hz. Muhammed ilk Müslümanlar için bir örnek oluşturması gerektiğini ve ALLAH’ın adaletsizlikten ve sömürüden nefret ettiğini biliyordu. Tanrı’nın iradesini yansıtan bir toplum, tamamen eşitlikçi bir yaşam tarzı geliştirmeliydi.”

İslam’ın içerdiği bu özgürlükçü, eşitlikçi ve her çeşit zulüm-baskı düzeninin karşısında olan karakter bir kaç yıl sonra, Hz. Muhammed’in çölden gelen kabile üyelerini İslam davet etme girişimlerinden birinde de açık biçimde kendini gösterir. Müsenna isminde bir bedevi Hz. Muhammed’i dinledikten sonra O’na yanıt verirken:

“Senin bizi davet ettiğin şey tahmin ederim ki hükümdarların hoşuna gitmeyen bir şeydir” diyecektir.”

Ve Safa tepesindeki açık davetten sonra Mekke’de İslam her ne kadar gündemin birinci maddesi haline gelirse de hala Kureyş’in genel tepkisi küçümseme ve alay etme şeklinde olur. Fakat bu durum çok sürmez. Çünkü şimdi sırada İslam’ın birinci evrensel önceliği vardır: ALLAH’ın birliği. Ve doğal olarak bu bağlamda putlar ve atalar kültü hedef tahtasına konur. Ondan sonra da kızılca kıyamet kopar.

Yazar: 

Yorumlar