Ve Arapların Durumu...

 

Büyük kısmı yaşama imkânı vermeyen çöllerden oluşan kocaman bir yarımada: Arap yarımadası. Kuzeyden Doğu Roma ve Pers imparatorlukları tarafından baskı altında tutulan, doğusu bomboş çöllerle, güneyi ve batısı ise denizlerle kuşatılmış, adeta dünyanın geri tarafından yalıtılmış bir coğrafya… Bu coğrafyanın sakinleri ise yaşadıkları topraklar kadar hırçın ve fakir insanlar: Araplar. Az sayıda şehirli, yerleşik nüfusa karşın büyük oranda göçebe kabilelerin oluşturduğu bir etnisite: Bedeviler.

Ne bu coğrafya ve ne bu coğrafyanın insanlarının 7.yy.dan itibaren insanlık tarihinin en büyük, en etkin ve en kalıcı devrimini başlatabileceği hayal gücü en geniş insan tarafından bile kurgulanamayacak bir ütopya… Fakat imkânsız olan kısa sürede gerçeğe dönüşecek.

Uygarlık geçmişine sahip olmayan Araplar, yaşamlarını büyük ölçüde, transit ticaret, kısıtlı olanakların elverdiği oranda da hayvancılık ve tarımla sürdürüyor. Toplumsal yapı tamamen kabile düzenine dayalı. En önemli bağ, kabile üyeliği. Kabileler arasında normal ilişki ise savaş ve yağma; barış kısa süreli ve istisnai. Coğrafyanın imkânsızlığı ve sömürüye değer bir ekonomik varlığa sahip bulunmaması nedeniyle büyük güçlerin işgallerinden korunmuş olan yarımadada kabileler üstü herhangi bir siyasi/sosyal organizasyon mevcut değil, yani devletsiz bir ülke. Yazılı bir kural ya da kanun, kavram olarak bile bilinmiyor. Düzeni sağlayan (bir orman düzeni olarak) sadece gelenekler. Ekonomik hayat küçük bir kentli elitin kontrolünde. Bir de az sayıda yahudi var, tefeci olarak. İnsani değerler açısından durum Hindistan ve Pers ülkesiyle yarışabilecek düzeyde. Doğu Roma ise bir hayli uygar sayılır.

Vahşetin en ileri boyutunu kız çocukların öldürülmesi temsil ediyor. Yeni doğum tebrikleri bile bir garip, anne-baba, erkek çocuk doğduğunda, kız çocuk ise öldüğünde tebrik ediliyor. Keşke bu, sadece kendiliğinden yaşanan ölümlerle sınırlı olsa. İnsanlar kendi çocuklarının katili oluyor. Gerekçeleri ise (böyle bir şeyin gerekçesi olabilirse eğer) çeşitli. Bu, bazen sofraya oturacak boğazlardan birini eksiltmek, bazen çocuğun ilerde bir ahlaksızlık yapıp babanın mahçup olmasını engellemek şeklinde.  İkinci duyarlılık bazı babalarda öylesine uç noktalara taşınıyor ki, çok az sayıda örneği olmakla birlikte, ilerde “ya ırzlarına geçilirse” korkusuyla erkek çocuklar bile öldürülebiliyor. Çocuk cinayetlerinde en can yakıcı olan ise icra edilme biçimleri. Metotlardan birisi anneyi katil yapıyor: Nikâh sırasında verilen karara göre anne, doğumu, çölde açılan bir çukurun yanında gerçekleştiriyor. Çocuk eğer erkek ise kundaklayıp alıyor, fakat kız doğduğu taktirde hemen çukura atıp üzerine toprak dolduruyor ve kabilenin diğer kadınları da bu olaya tanıklık ediyorlar. En yaygın uygulama ise kız çocuğu yedi yaşına geldiğinde yaşanıyor. Baba, anneye ölüm şifresini “kızı hazırla da dayısına götüreyim” şeklinde veriyor. Hiçbir şeyden haberi olmayan zavallı en güzel elbisesini giyip, süslendikten sonra babasının elinden tutarak çöle düşüyor, bir akraba ziyaretinin sevinci ve neşesiyle… Daha önceden hazırlanmış ölüm kuyusunun başına geldiklerinde, baba bir şey arıyormuş gibi kuyuya eğiliyor, onunla beraber 7 yaşındaki masum da… Sonra kendi babası tarafından bir çöl kuyusuna savrulan kız çocuğunun feryatları… Ve babanın, çocuğunun üzerini toprakla doldurması… Tarihler Asım oğlu Kays isminde bir bedevinin bu vahşeti tam 12 kez tekrarladığını anlatıyor. Gerçi bu cinnet karşısında vicdanı isyan edenler de var. Örneğin bunlardan biri Naciye oğlu Sa’sa; 360 kız çocuğunu babalarından satın alarak kurtarmış, fakat Kays’lar karşısında Sa’sa’lar o kadar az ki.

İslam öncesi Arap toplumunun vahşet düzeyi için bundan sonra yazılacak her söz eksik, her örnek yavan kalır ama panoramayı tamamlamak için devam edelim.

Kendi çocuğuna karşı bile bu denli acımasız ve vahşi olabilen insan, başkalarına karşı neler yapmaz ki? Zulüm açıkça bir iftihar kaynağı olarak, kendine Arap şiirinde özel bir yer buluyor. “O, cesurdur. Zulme uğratılacak olursa çarçabuk zulümle karşılık verir. / Zulme uğratılmayacak olursa kendisi zulme başlar.” Ya da “Bir kimse kendi oymağını silahıyla savunmazsa zillete uğratılır./ Ve insanlara zulmetmeyen zulme maruz kalır.” Ya da “Biz haydut ve zalimleriz./ Zulme uğramış değiliz, zulmü biz yaparız.” Bu insanlar hakkında daha ne diyebilirsiniz ki?

Ama biz devam edelim.

Savaş ve baskınlarda esir alınan insanlar ya satılıyor ya da zevk için diri diri yakılıyor. Suçun kişiselliği diye bir kavram bilinmiyor, suçlu yakalanamamışsa, ceza ele geçen yakınlarına veriliyor. Boğarak öldürme gibi suçlarda hem suçlu hem de onun yakınlarından üç kişi daha öldürülüyor. Bu gibi uygulamalar da doğal olarak kan davalarını başlatıcısı. Ölmek üzere olan biri eğer 50 kişiyi kendi yerine öldürmeyi adamışsa bu adak onun yakınları için mutlaka yerine getirilmesi gereken bir şart oluyor.

Hayvanların canlı canlı etleri kesilip, yenilmekte. Kanları akıtılarak olduğu gibi içiliyor. Bazen de  önce kaynatılıp,  bazı tatlandırıcı, aromatik bitkiler de üzerine eklenerek içiliyor. Ya da kan, sucuk gibi bağırsaklara doldurularak önce kızartılıyor ve bu ancak misafirlere ikram edilen çok özel bir yemek.

Yaygın ölçüde fahişe olarak çalıştırılan cariyelerin yanı sıra özgür kadınlar da bu mesleği icra etmekte. Fuhuş çeşitleri ise klasik genelev sisteminden, aynı anda birkaç erkeğe birden hizmet veren kadınlara kadar değişken. Bu tür kadınlardan biri hamile kaldığında çocuğu canının istediği erkeğe dayandırabilir. Erkeğin ise itiraz etme şansı yok. Çıplaklık yaygın ve ayıp kabul edilmeyen bir olay. Yol ortasında ihtiyaç gidermek, herkesin gözü önünde yıkanmak, mahrem yerlerinin açılmasına aldırmamak normal kabul ediliyor. İbadetler bile bu sapkınlıktan payını almış. “İçinde günah işlediğimiz elbiselerle Tanrımıza ibadet edemeyiz.” anlayışıyla Kâbe anadan doğma tavaf ediliyor. Bu konuda kadınlar daha da rahat.

İçki alışkanlığı o boyutlara varmış ki, lisanlarında hepsi de içkiyi ifade etmek üzere kullanılan kelimelerin sayısı 100’ün üzerinde.

Kumara gelince, böyle bir toplumsal çürüme içerisinde kumarın da müstesna(!) bir yeri olacağı belli. Bazıları her şeyini kaybettikten sonra son olarak kendini oyuna koyuyor ve o kez de kaybettiği taktirde kazanan tarafın kölesi haline geliyor.

İslam öncesi Arapların dinleri de yukarıda özetlenen toplumsal yapının mükemmel(!) bir parçası. Diğer bir deyimle din dendiğinde tam bir “evlere şenlik” durumu var.

Tek ALLAH inancına dayalı gerçek dinin zaman içerisinde unutulmaya yüz tutmasıyla birlikte putperestlik başlamış. Mekke dışına çıkması gereken biri şehrine ve Kâbe’ye duyduğu bağlılığın eseri yanında Kâbe duvarından alınmış bir taş götürüyor ve sonraları dışarıdan başka taşlar da Mekke’ye getirilmeye başlanıyor, Kabe bunlarla dolu. Bu din, tam bir taş fetişizmi. Araplar şeklini beğendikleri her taşa “Bu bizim tanrımızdır.” diyerek tapınıyor. Daha güzelini bulduklarında eskisini bırakıp onu Tanrı(!) yapıyorlar. Kazara çölde putsuz kaldıkları zaman koyun sütüyle çöl kumunu harç yaparak güneşte kurutuyor ve ona tapınmaya başlıyorlar. Ya da uzun yolculuklara çıkacakları zaman küçük heykelcikler şeklinde un helvası yapıp, yol boyunca onlara tapınıyor ve yiyecekleri tükendiğinde ise oturup o helvadan Tanrıları(!) yiyorlar. Yanlarında taşıdıkları taşa oyulmuş tanrıları(!) kazara deveden düşürdükleri zaman da inip almaya üşeniyor ve birbirlerine “Tanrınız düştü kendinize yeni bir tanrı bulun.” diyorlar. Mola verdikleri yerde ilk iş olarak dört tane iri taş bulup üçünü ocak yakmakta kullanıp, en güzel olanını da başköşeye oturtup tanrı(!) olarak etrafını tavaf ediyorlar. Her evin putu başka başka. Aile üyeleri evden çıkarken son olarak putlarını selamlıyor ve geri döndüklerinde de ilk iş olarak yine puta saygılarını sunuyorlar. Bir de kabilelerin ortak putları var ki, bunlar genellikle Mekke’de Kâbe civarında. Sayıları 360’tan fazla. Hac zamanları her kabile, ticari amaçların yanı sıra kendi putunu da ziyaret için Mekke’ye geliyor ve bu durum Mekke aristokrasisinin servetinin kaynağını oluşturuyor. Putlar onlar için birer para makinesi.

Ve zaten hiç kimsenin gözünde gerçek bir saygınlıkları da yok. Babasının intikamını almak için bir putun önünde fal çeken bir bedevi “yasak” oku çıkınca kızıp fal oklarını putun yüzüne çarparak “Senin baban öldürülmüş olsaydı böyle yapmazdın.” diye haykırıyor. Bir diğeri ise, develeri puttan ürkerek kaçışınca putu taşlayıp  “ALLAH senin tanrılığını kahretsin,” diyor, “develerimi kaçırttın.”

Puta tapınmanın derin psikolojik boyutunda ise cahiliye insanının “kibirli bilinçaltı” var. Bir de kendilerini ALLAH ile doğrudan muhatap kabul edemeyen aşağılık kompleksleri. Putları onları gerçek tanrı olan ALLAH’ a yaklaştıran aracılar. Dini sapkınlık sadece putlara tapınmakla da sınırlı değil. İnanç biçimleri bütünüyle saçma. Ölünün mezarına bir deve bağlayıp hayvan açlıktan ölünceye kadar orada tutuyorlar. Kıyamet günü ölü mezardan kalkınca o deveye binecek! Kuraklık zamanlarında ise bir ineğin kuyruğuna bir demet çalı bağlayıp tutuşturarak ineği dağlara salıp,  böylece yağmurun yağacağına inanıyorlar.

Bu toplumda az sayıda dinsiz de bulunmakta. Bunlar günümüzün materyalistleri gibi. Hiçbir fizik ötesi kavrama inanmıyor ve ölüm ötesi hayatı da inkâr ediyorlar.

Ve bütün bunların ötesinde bir avuç denecek kadar doğru din inancına sahip Arap ile yahudi ve hristiyan azınlıklar da Arap toplumunun dini görünümünü tamamlıyor. Yemen ve Filistin’den çeşitli tarihlerde göç etmiş bulunan yahudiler belli başlı merkezlere yerleşmiş. Özellikle Medine nüfusunun yarıya yakını yahudi. Hristiyanlar ise daha da az ve yarımada içinde hiçbir yerde, Yemen hariç, kitlesel bir varlığa sahip değiller.

Fakat bir de madalyonun öbür yüzü var. Buraya kadar sayılan bütün olumsuzluklar ve insanlık dışı durumlar Arapların her çeşit uygar değerden habersiz ve yalıtılmış olmasından kaynaklanmakla birlikte bu durum gelecek açısından önemli bir avantaj da sağlıyor. Uygarlıktan uzak olmak, insani ve ahlaki değerlerden uzak olmakla beraber aynı zamanda her çeşit zihinsel karmaşadan ve tortudan da uzak olmak demek. Bu sayede Arap insanının zihni, üzerine hiç yazı yazılmamış, bakir bir kâğıt gibi. Bir biçimde sahip olacakları herhangi bir entelektüel formasyon onlar için ilk ve tek olacak. Yaklaşık 2 yy. önce Hristiyanlığın, Roma tarafından resmi din olarak kabul ediliş sürecinde yaşadığı karşılıklı kültürel alış veriş sonucu Roma putperest değerlerinin içselleştirilmesi ile başına gelen deformasyon İslam için söz konusu olmayacak. Çünkü İslam’ı kabul edecek olan halkın iyi ya da kötü hiçbir entelektüel birikimi yok. Aynı şekilde, merkezi bir devlet organizasyonunun olmayışı da bir diğer avantaj. Bu sayede kişilik gelişimleri hiçbir baskı mekanizmasının ezikliğini yaşamamış. Bu noktada sahip oldukları coğrafya bile bir avantaj. Sömürülebilir maddi değerler açısından fakir ve her yandan çöllerle, denizlerle yalıtılmış, o günün teknik ve lojistik koşulları altında askeri bakımdan ulaşılması, ele geçirilmesi ve elde tutulması çok zor ve yüksek maliyet gerektiren, adeta özenle hazırlanmış bir yarımada… İnsanlık tarihinin en büyük devrimine ve en büyük olayına…

Sir William Muir “Life of Mohammet” bu gerçeği şöyle dile getirir:

Zaten yanardağ fışkırmaya ve lavlarını saçmaya hazır bir vaziyette idi ki, Muhammed tam zamanında ve yerinde geldi. Yanardağa ateşten bir kıvılcım uzattı, o da hemen etrafa lavlar saçmaya başladı.”

Ve bu sayede İslam, insanlığın en sade, en yalın, herkes tarafından en kolay anlaşılabilen dini olur. Başta bu dinin kutsal kitabı Kur’an-ı Kerim olmak üzere İslam öğretisinin bütünü hiçbir yabancı düşünce ile karışıp bulanmaksızın berraklığını korur… Günümüze kadar… Ve bu sayede İslam, ALLAH tarafından kendisine yüklenilen misyonu arızasız yerine getirebilir. Konuyu bitirmeden önce bir alıntı da ilk İslam fetihleri sırasında, henüz Hz. Muhammed’in vefatının üzerinden 10 sene bile geçmemişken, Perslere elçi olarak gönderilen bir Müslüman komutandan, Hz. Muhammed’in arkadaşlarından biri olan Amir oğlu Reb’i’den yapalım:

“Bizi buralara ALLAH gönderdi. ALLAH’ın dilediği kadarıyla kulları kullara kul olmaktan kurtarıp ALLAH’a kul etmektir, muradımız. Dünyanın darlığından, dünya ve ahiretin bolluğuna eriştirmektir maksadımız. Dinlerin zulmünden İslam’ın adaletine getirmektir isteğimiz.”

İşte böyle bir dünya, 6.yy. dünyası…

Ve tarihler Hz. İsa’nın doğumunun 571. yılını göstermektedir. Miladi takvime göre Nisan’ın 20’sidir. İslam takvimine göre ise Rebiülevvel ayının 12 si, bir Pazartesi gecesi…

O doğar…

Yazar: 

Yorumlar