Hudeybiye

 

Zaman, Hicret’in altıncı senesinin son aylarıdır. Hz. Muhammed bir gece rüyasında ashabıyla beraber Kâbe’yi tavaf ettiklerini görür. Bunun sadık bir rüya ve ilahi bir işaret olduğunu anlar. Emir verir: Umre’ye gidilecektir. Bin dört yüz Müslüman, onunla beraber Medine’den yola çıkar. Yanlarına, bir savunma aracı olan kılıçtan başka bir silah almazlar. Fakat iki yüz deveye yüklenmiş her çeşit silah da bu umre kafilesini belli bir mesafeden takip etmektedir. İyi niyet ve tedbir dengelenmiştir. Hendek savaşının üzerinden bir seneden uzun bir süre geçmiştir. Hz. Muhammed, inisiyatifi kendi eline alıp düşmanı sıkıştırarak, bir moral zafer elde etmeye çalışmaktadır. Ve böylece kendi insanlarını da uzun süre hareketsiz kalmanın getireceği toplumsal komplikasyonlardan korumuş olacaktır. Mekke’ye yakın ve tam da harem sınırında yer alan Hudeybiye’de, Hz. Muhammed’in devesi Kasva birden çöker. Bu çöküşteki hikmet inceliğini anlayamayan sahabiler: “Kasva yoruldu!” derler. Hz. Muhammed düzeltir: “Hayır! Bir zamanlar Fil’i engelleyen, Kasva’yı da engelledi!” der ve Kasva’nın çöküşündeki ilahi tasarrufa dikkat çeker. Müslümanlar Hudeybiye’de konaklar. Yaklaşık üç hafta sürecek heyecanlı bir bekleyiş böylece başlamış olur. 

İnsanlar Hudeybiye’de susuz kalır. Bunun üzerine, Hz. Muhammed’in en ünlü mucizelerinden biri gerçekleşir: Parmaklarının arasından buz gibi bir su akar. Bin dört yüz insan, yüzlerce hayvan doya doya içer, kaplarını doldurur. Mekke putperestleri gergin, savaş tehlikesi kapıdadır. Karşılıklı elçiler gelip gitmeye başlar. Mekke’den gelen yaklaşık yarım düzine elçinin en önemlilerinden biri, Taif eşrafından Urve b. Mesud’dur. Gerçi elçilik misyonu başarılı olmaz ama Hudeybiye’de gördüklerini Mekkelilere anlatması önemlidir. Urve, Hudeybiye’de sadece bin dört yüz umre adayı değil, Mekke’nin ve Arabistan’ın geleceğini de görmüştür: “Ey halkım!” der, “Ben, Kisra’ların, Kayser’lerin, Necaşi’lerin huzurlarında da bulunmuş biriyim. Ve ben bunlardan hiçbirinin, kendi toplumları tarafından Muhammed’in sevilip sayıldığı gibi sevilip, sayıldığını görmedim. Muhammed, bir şey emrettiği zaman, Müslümanlar hemen yerine getirebilmek için adeta birbirlerini çiğniyorlar. O’nun yanında ancak fısıltıyla konuşuyor, saygılarından Muhammed’in yüzüne bile bakamıyorlar. Ben orada istediği her şeyi yapabilecek, dilediği her yeri alabilecek insanlar gördüm. Sözümü dinleyin ve bu insanlarla çekişmeyin, bırakın umrelerini yapsınlar, kurbanlarını kessinler!” Urve sağduyuyu temsil eder fakat Mekkeli putperestlerin gözü dönmüş, akılları başlarından savuşmuştur. Hiçbir tavize yanaşmadan, Müslümanların hemen çekip gitmelerini talep ederler. Anlayamazlar ki bu talepleriyle bile çöl Arapları gözünde büyük bir itibar kaybı yaşamakta, “sadece ibadet niyetiyle gelmiş dindar insanları Kâbe’den engellemek” gibi büyük bir zulme imza atmaktadırlar. Bu algı Hz. Muhammed’in Hudeybiye’de elde ettiği en önemli başarılardan biri olur. Ama sadece biri ve ilki… 

Urve ’den sonra bu kez de Hz. Osman Müslümanların elçisi olarak Mekke’ye gider. Mekkeli putperestler Hz. Osman’la barışı konuşmaya yanaşmaz ve Mekke’den ayrılmasına da izin vermezler. Elçi olarak giden Osman, esir olur. Fakat bu zorunlu ikamet günlerini değerlendirir, el altından Mekke’deki gizli Müslümanlarla irtibata geçer. O sırada Mekke’de, bir sebepten hicret etmeye güç yetiremeyen çok sayıda Müslüman vardır. Bunlar dinlerini gizli tutan insanlardır. Osman kendilerine müjde verir: “ALLAH’ın Elçisi size Mekke’nin fethedileceğini müjdeliyor. ‘Mekke’de imanın gizlenmeyeceği, açığa vurulacağı günün gölgesi üzerimize düşmüştür.’ buyuruyor!” der. Onlar: “ALLAH’ın Elçisi’ne bizden selam söyle. Onu Hudeybiye’ye getiren ALLAH, Mekke’ye girdirmeye de kadirdir!” diye cevap verirler. Hz. Osman daha sonra o günleri: “Mekke’de görüştüğüm Mü’minlerden bir erkekle bir kadına ALLAH’ın Elçisi’nin müjdesini haber verdiğim zaman, sevinçlerinden hüngür hüngür ağlamaya başladılar. O kadar ağladılar ki ölmelerinden korktum!” diyerek anlatacaktır. Üç gün sonra Mekkeliler Hz. Osman’ın ayrılmasına izin verirler. Ve kendisine isterse Kâbe’yi tavaf edebileceğini söylerler. Vefası, Hz. Osman’ı senelerdir hasretiyle yaşadığı bu güzellikten alıkor. Putperestlere, tavafı ancak Hz. Muhammed ve diğer Müslümanlarla beraber yapabileceği cevabını verir.

Bu arada Hudeybiye’de Hz. Osman’ın şehid edildiğine dair bir haber yayılır. Mü’minler, bu haber üzerine umreden cihada yönelir. Osman’ın intikamını alıp Mekke’yi fethetmek ya da ölüp geri dönmemek üzere tek tek, yeniden Hz. Muhammed’e biat eder, söz verirler. Buna “ölüm biatı” denir. Bir ağacın altında yapılan bu biat, Akabeden sonra yapılan ikinci biattır. O dakikalar, Mutluluk Çağı’nın manevi zirvelerinden birine şahit olur. Hz. Muhammed, bu biat hakkında: “Ağaç altında biat edenlerden hiçbiri Cehennem’e girmeyecektir!” buyurur. Fakat o bin dört yüz kişi için en büyük övgü Kur’an’dan gelir: “Muhakkak ki, sana biat edenler  (İslam uğrunda ölünceye kadar savaşmak üzere sana söz verenler), ancak ALLAH’a biat etmektedir. ALLAH’ın eli, onların ellerinin üzerindedir. Onun için her kim sözünden cayarsa, sadece kendi aleyhine caymış olur. Ve her kim, ALLAH’a verdiği sözü yerine getirirse, ALLAH da ona büyük bir karşılık verecektir.” (48/Fetih:10); “Andolsun ki o ağacın altında sana biat ederlerken, ALLAH, o Mü’minlerden razı olmuştur. Kalplerinde olanı bilmiş, onlara sekine (güven ve huzur duygusu) indirmiş ve onları çok yakın bir fetihle mükâfatlandırmıştır.” (48/Fetih:18)

Ve barış en sonunda yapılır. Mekkeli Süheyl b. Amr, kendinden önceki delegelerden daha anlayışlı çıkar. On bir maddelik ve on sene süreli bir anlaşma imzalanır. Müslümanlar, o sene geri dönecek ve umrelerini gelecek sene yapacaktır. Taraflar artık birbiriyle savaşmayacaktır. Kervanlara ve yolculara dokunulmayacaktır. Üçüncü taraflar, kendi istekleriyle Mekkelilerle ya da Müslümanlarla ittifak oluşturabilecektir. Mekke’den Müslümanlara sığınanlar iade edilecek fakat Müslüman olup da dinden dönen ve Mekke’ye sığınanlar korunacak ve iade edilmeyecektir. Fakat bu madde ve o sene umre yapamayıp eli boş dönecek olmaları, Müslümanlara ağır gelir. ALLAH, “onları sorgusuz sualsiz itaat” sınavından geçirmektedir. Bir iki küçük huzursuzluktan sonra bütün Müslümanlar tam bir bağlılıkla itaat eder ve dönüş yolunda ALLAH “Fetih” Suresi’ni indirir. Hudeybiye’yi bir “fetih” olarak niteler. Bu, anlamı zaman içinde ortaya çıkacak derin bir hikmet ve büyük bir rahmettir. 

İlk anda Müslümanlara onursuzca gelen “iade” maddesi, kısa bir süre sonra Mekkelilerin başına bela olur. Mekke’de gizlice Müslüman olup, anlaşma nedeniyle Medine’ye sığınamayacaklarını bilen gençler, oradan teker teker kaçıp, Mekke’nin kuzey ticaret yolları üzerinde bulunan “İs” adında sarp bir yerde mevzilenirler. Bu çözümü bulan ve Müslüman “komandolara” komuta eden, Ebu Basir isminde bir gençtir. Hukuken Medine İslam Devleti’ne ve dolayısıyla anlaşmaya da bağlı olmadıkları için Mekke kervanlarını vurmaya başlarlar. Sayıları yetmişe kadar çıkar. Putperestlerin ticaret yollarını yani ekonomik hayat damarını keserler. Ve Mekkeliler mecbur kalır, Hz. Muhammed’e elçi gönderip “iade” maddesinin değiştirilmesini talep ederler. Eşitlik sağlanır, Mekke’de Müslüman olanlara da Medine yolu açılır. Hz. Muhammed, hızla bir mektup yazıp son durumu “İs” komandolarına bildirir, Medine’ye gelebileceklerini haber verir. Mektup ellerine ulaştığında, Müslüman komandoların komutanı Ebu Basir, şehid olmak üzeredir. Peygamberinin mektubunu koklar, yüzüne gözüne sürer ve mutlu, mütebessim, gözleri kapalı gider… Bu olay üzerinden Müslümanlar bir kez daha anlamış olurlar ki, ALLAH, şerlerden hayır çıkarmaya gücü yetendir. Müslümanlara düşen ise her durumda ve her ne pahasına olursa olsun, Kur’an ve Sünnet’in açık ilkelerine bağlılıktan ayrılmamak, İslam ahlakından taviz vermemek, özellikle pragmatik gerekçelerle verilen sözden dönmemek ve tereddütsüz bir biçimde, sonuna kadar ALLAH’a güvenmeye devam etmektir. Sonuç ise daima takva sahiplerinin olacak ve ALLAH, Kendisine hakkıyla tevekkül eden kullarını, desteksiz bırakıp perişan etmeyecektir.

Hz. Muhammed’e peygamberlik verilişinin üzerinden on dokuz sene geçmiştir ve  Hudeybiye’yi takip eden iki sene boyunca, o on dokuz senede Müslüman olanlardan daha fazla sayıda insan, İslam’la şereflenecektir. İşte o zaman herkes görüp anlayacaktır ki, Hudeybiye tam bir fetih olmuştur. Bu sayede İslam Devleti, Mekke tarafından da tanınıp eksiksiz bir meşruiyet kazanmış, barış ortamı sayesinde İslam davetçileri bütün Arap Yarımadası’na hatta dış ülkelere bile yayılıp rahatça dinlerini anlatmış… Böylelikle İslam davası Araplar arası bir “iç” mesele olmaktan çıkartılıp uluslararası ve dolayısıyla bütün Araplar için bir “milli” mesele haline getirilmiş ve bu sayede Uhud mağlubiyetine sebep olan askeri deha Halid b. Velid ve bir siyaset ustası olan Amr b. As gibi bir çok putperest karizma kendi istekleriyle İslam’a kazandırılmış… İslam, bütün Arapların gözünde “günün yükselen değeri”, Mekke ve Kureyş ise git gide zayıflayan ve modası geçmiş, gözden düşmüş unsurlar olarak algılanmaya başlanıp, psikolojik dengeler Müslümanların lehine döndürülmüş… Ve güney cephesi, on sene süreyle garanti altına alınırken, Mekke putperestleriyle Hayber yahudileri arasındaki siyasi/askeri stratejik ittifak dağıtılıp, Müslümanlar iki ateş arasında kalma tehlikesinden kurtarılmış, bütün güçleriyle Hayber yahudilerine yüklenebilmenin yolu açılmıştır. Tek kelimeyle, Hudeybiye tam bir fetihtir.

Yazar: 

Yorumlar