İsra ve Miraç Mucizesi

Hem Kur’an’ın hem de bütün sahih hadis ve tarih kaynaklarının haber verdikleri; Peygamberimizin (asm) en büyük mucizelerinden birisi de İsra ve Miraç mucizesidir. Biz burada ilk önce Kur’an’daki ilgili ayetlerden ve sahih kaynaklardaki hadislerden ve rivayetlerden İsra ve Miraç mucizesinin nasıl gerçekleştiğini anlatacak, ardından ise bu mucize ile ilgili akla gelebilecek bazı soruların cevaplarını vereceğiz.

 

Kelime anlamı olarak “isra”, gece yürüyüşü, gece yolculuk etmek[1], “miraç” ise yükselmek, yükseğe çıkmak anlamlarına gelmektedir.[2] İsrâ ve Mirac hadisesi, Efendimizin (asm) peygamberliğinin on ikinci yılında[3], Mekke’de vuku bulmuştur.[4]

Hadise özetle şöyle cereyan etmiştir: Receb ayının 27. Gecesi[5] Cenab-ı Hakk’ın daveti üzerine Cebrail Aleyhisselâmın rehberliğinde Peygamber Efendimiz (asm) Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ'ya, oradan semaya, yüce âlemlere, İlâhî huzura yükselmiştir.

İsra ve miraç mucizesinin nasıl gerçekleştiği Kur’an’da, İsra ve Necm surelerinde anlatılmıştır. İlgili ayetler şöyledir:

“Bir gece, kendisine bazı delillerimizi gösterelim diye kulu Muhammedi, Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren O zatın şanı ne yücedir! Bütün eksikliklerden uzaktır O! Gerçekten, her şeyi işiten, her şeyi gören O'dur.”[6]

“O ufkun en yukarısında idi. Sonra indi ve yaklaştı. Nihayet kendisine iki yay kadar, hatta daha da yakın oldu. Sonra da vahyolunacak şeyi Allah kuluna vahyetti. O’nun gördüğünü kalbi yalanlamadı. Şimdi O’nun gördüğü hakkında onunla mücadele mi edeceksiniz? And olsun ki onu bir kere daha hakiki suretinde gördü. Sidre-i Müntehâ’da gördü. Ki, onun yanında Me'vâ Cenneti vardır. O zaman Sidre'yi Allah'ın nuru kaplamıştı. Gözü ne şaştı, ne de başka bir şeye baktı. And olsun ki Rabbinin âyetlerinden en büyüklerini gördü.”[7]

 

Miraç nasıl oldu?

Hazreti Peygamber (asm) Mescid-i Haram’dan (Mekke'den), Mescid-i Aksâ'ya (Kudüs'e) ata benzer beyaz bir Cennet bineği olan Burak ile geldi.[8] Kudüs'e gelmeden yol üzerinde Hz. Musa'nın (as) makamına uğradı, orada iki rekât namaz kıldı,[9] daha sonra Mescid-i Aksâ'ya geldi.[10]Orada içlerinde Hazreti İsa, Hazreti Musa ve Hazreti İbrahim’in de (Aleyhimüsselam) bulunduğu peygamberler topluluğu kendisini karşıladı.[11] Hazreti Muhammed (asv) bu peygamberlere imam olarak onlara iki rekat namaz kıldırdı.[12]

Bu hadiseden sonra Hazreti Peygamber’e (asm) iki kap getirildi ki; kabın birisinde şarap, diğerinde süt vardı.[13] “Bunlardan hangisini istersen, al!" denildi.[14] Peygamberimiz (asm) sütü seçti.[15] Cebrail (as), Peygamberimiz’e (asm): "Sen fıtratı seçtin[16], eğer sen şarabı almış olsaydın, senden sonra ümmetin azardı.[17]Sütü tercih etmekle sen de fıtrata yöneltildin, ümmetin de fıtrata yöneltildi. Şarap size haram kılındı!” dedi.[18]

Semanın bütün tabakalarına uğradı.[19] Sırasıyla yedi sema tabakalarında bulunan Hz. Adem, Hz. Yahya ve Hz. İsa, Hz. Yusuf, Hz. İdris, Hz. Harun, Hz. Musa ve Hz. İbrahim (Aleyhimüsselam ecmain) gibi peygamberlerle görüştü, Onlar kendisine “Hoş geldin!..” dediler, tebrik ettiler.[20] Sonra her gün yetmiş bin meleğin ziyaret ettiği Beytü'l-Ma'mur'u ziyaret etti.[21]

Bundan Sonra Hz. Cebrail (as) ile birlikte sidretü'l-müntehâ'ya geldiler.[22] Sidretü’l-müntehâ; kökü altıncı kat gökte ve gövdesi, dalları yedinci kat göğün üzerinde, gölgesiyle bütün gökleri ve cenneti gölgeleyen,  yaprakları fil kulakları gibi, meyveleri küpler kadar, bir ağaçtır.[23]

 

Refref ve Öteler Ötesindeki Buluşma

Cebrail (as), Peygamberimiz’i (asm) yukarı götüre götüre, nihayet (kaza ve kaderi yazan) kalemlerin cızırtılarını işitecek kadar yüksek bir yere çıkardı.[24] Peygamberimiz (asm); cennetten, yemyeşil bir Refref (ipek döşek)'in birden ufku kapladığını gördü. Peygamberimiz (asm), onun (Refref’in) üzerine oturdu.[25] Cebrail (as), Peygamberimiz’den (asm) ayrıldı. Peygamberimiz (asm); Aziz ve Cebbar olan Rabbine yükseltilip yaklaştırıldı.[26]

Peygamberimiz (asm), Yüce Rabbinin: "Korkma ya Muhammed, Yaklaş!" buyruğunu işitmeye başladı. Nihayet, hiçbir kimsenin hiçbir zaman erişememiş olduğu yakınlık makamına, İlahî kabule, İlahî ikram ve ihsana nail oldu![27] İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre, Peygamberimiz (asm): "Ben, Yüce Rabbimi gördüm!" buyurmuştur.[28]

Peygamberimiz (asm) Miraç’ta Cenab-ı Hakk’a selam yerine bütün mahlukatın ibadetlerini hediye etmiştir. Efendimizin (asm) Cenab-ı Hak ile olan bu konuşması bütün müminlerin miracı olan namazlarında okudukları tahiyyatın sözlerinden oluşmaktadır. Bu konuşmanın meali şöyledir:

Peygamberimiz (asm) Cenab-ı Hakk’a hitaben:

“Bütün tahiyyeler, bütün mübarek şeyler, bütün salâvat ve duâlar ve bütün kelimat-ı tayyibe Allah’a mahsustur.”[29] şeklinde hitab vermiştir. Bunun anlamı“Bütün varklıkların halleriyle ve dilleriyle yapmış oldukları ibadetleri ve tesbihlerini, bütün çekirdekler ve nutfeler gibi mübarek şeylerin fitri mübarekliklerini ve tesbihlerini, bütün insanlar gibi şuurlu varlıkların ibadetlerini ve bütün peygamberler ve kamil insanlar olan evliyaların, asfiyaların ibadetlerini ve tesbihlerini onların namına sana hediye ediyorum; sana mahsustur.” demektir.

Bu selamın üzerine Cenab-ı Hak da Resulüne (asm): “Selâm olsun sana ey Peygamber!” şeklinde mukabele de bulunmuştur. Bunun üzerine Allah Resulü (asm) de: “Bize ve Allah’ın salih kullarına selâm olsun.” şeklinde cevap vermiştir. Bu konuşmaya sidretü’l-müntehada tanık olan Cebrail (as) da Allah’ın şahitlik etmesini emretmesi üzerine “Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığına şehadet ederim. Ve Muhammed’in (asv), Allah’ın elçisi olduğuna da şehadet ederim.” diyerek şehadet etmiştir.[30]

Miraç’ta cereyan eden bu karşılıklı sohbetteki sözlerin, müminlerin miracı hükmünde olan namazda okunması sünnettir. Bu şekilde her mümin bütün şuurlu ve şuursuz mahlukatın ibadetlerini kendi ibadeti içerisinde Cenab-ı Allah’a takdim etme şerefine ulaşmış olur.

 

Mirac’ta Peygamberimize Verilenler

Peygamberimiz’e (asm) Mirac mülakatı sonunda şu üç şey verildi:

1. Elli vakit namaz sevabına denk, beş vakit namaz verildi.

2. Bakara sûresinin son iki âyeti verildi.

3. Peygamberimiz’in (asm) ümmetinden olup da, Allah'a şerik koşmayanlardan mukhimat (büyük günahlar) bağışlandı.[31]

Nitekim bir hadiste bu hediyeler şöyle ifade edilmiştir: “…Miraçta Hz. Peygamber (a.s.m)’e şu üç şey verildi:  Beş vakit namaz verildi, Bakara Suresinin son kısmı (Amenerresul) verildi ve bu ümmetten Allah’a şirk koşmadan ölen kimsenin günahlarının bağışlanacağı hususu (söz verildi).” (bk. Müslim, İman, 279).

Bu müjde hiç bir müminin cehenneme girmeyeceği anlamında değildir. Her günahın affedilebileceğini ve eğer günahkar olsa bile iman ile ölmüşse cehennemde ebedi kalmayacağını bildirmektedir.

Sevabı günahlarından çok olan müminler direk cennete gideceklerdir. Günahı ağır basanlar ise, bu günahlardan temizlenmek için cehennemde bir müddet kaldıktan sonra tekrar cennete gireceklerdir.

Yüce Allah:

"Yâ Muhammedi Bu namazlar, her gün ve gecede, beş namazdır! Amma, her namaz için, on sevab vardır! Bu, yine, elli namaz demektir.[32]

Bende söz bir olur, değişmez![33]

Her kim, bir hayr işlemek ister ve onu yapmazsa, o kimseye (bu iyi niyetinden dolayı) bir sevab yazılır, yaparsa on sevab yazılır.

Her kim de, bir kötülük yapmak ister, onu yapmazsa, ona bir şey yazılmaz. O kötülüğü yaparsa, bir günah yazılır!" buyurdu.[34]

Bakara sûresinin son iki ayetinde de, meâlen şöyle buyurulur:

"O Peygamber de kendisine Rabbinden indirilene iman etti, mü'minler de (iman ettiler).

Onlardan her biri:

Allah'a,

Allah'ın meleklerine,

Allah'ın kitablarına,

Allah'ın peygamberlerine inandı. Peygamberlerin hiçbirini, diğerlerinin arasından ayırmayız! (Hepsine inanırız.)

Dinledik! (Emrine) itaat ettik!

Ey Rabbimiz! Mağfiretini dileriz!

Son varış(ımız) ancak Sanadır! dediler.

Allah, hiçbir kimseye, gücünün yettiğinden başkasını yüklemez.

(Herkesin) kazandığı (hayır) kendi yararınadır.

Yaptığı (şer) de kendi zararınadır.

Ey Rabbimiz! Unuttuk yahut yanıldık ise, bizi tutup sorguya çekme!

Ey Rabbimiz! Bizden önceki(ümmet)lere yüklediğin gibi, üstümüze ağır bir yük yükleme!

Ey Rabbimiz! Takat getiremeyeceğimizi, bize yükleme!

Bizden (sâdır olan günahları) sil, bağışla! Bizi affet! Bizi esirge!

Sen bizim Mevlâmızsın!

Artık, kâfirler güruhuna karşı da, bize yardım et!"[35]

Mukhimat; insanı cehenneme sürükleyen büyük ve tehlikeli günahlar, demektir.[36]

Peygamberimiz (asm), bir gün:

"İnsanı helake sürükleyen yedi şeyden sakınınız!" buyurmuştu.

"Yâ Rasûlallah! Nedir bu tehlikeli şeyler?" diye sordular.

Peygamberimiz (asm):

“Allah'a şerik koşmak,

Sihir (büyü) yapmak,

Yüce Allah'ın öldürülmesini haram kıldığı nefsi, haksız yere öldürmek,

Faiz yemek,

Yetim malı yemek,

Savaş meydanından kaçmak,

Zinadan korunan, böyle bir şey hatırından bile geçmeyen Müslüman kadınlarına zina isnad etmektir!" buyurdu.[37]

 

Peygamberimiz’e (asm) Cennetin Gösterilişi

Yüce Allah, Peygamberimiz’e (asm) vahyedeceğini vahyettikten sonra, Peygamberimiz (asm), Cebrail (as) tarafından cennete götürüldü.[38]

Cennetin eni, göklerle (altlarındaki) yer kadar olup.[39] Peygamberimiz (asm) orada:

İnciden, yakuttan, zebercetten,.. köşkler,[40] cennetin toprağını da, misk kokar bir halde buldu.[41] Peygamberimiz (asm), cennette; iki yanında içi boş inciden yapılmış kubbeler (kubbeli evler) dizili bir ırmak da gördü[42] ki, inci, yakut çakılları ve misk üzerinde akıp gidiyordu.[43]

Peygamberimiz (asm): "Ey Cebrail! Nedir bu?" diye sordu. Cebrail (as): "Bu, sana Yüce Allah'ın vermiş olduğu Kevser ırmağıdır!" dedi. Kevser ırmağının suyu da, baldan daha tatlı ve sütten daha ak idi.[44]

 

Peygamberimiz’e (asm) Cehennemin Gösterilişi

Peygamberimiz (asm); dünya semasında kendisini güler yüzle karşılayan melekler arasında, yüzü hiç gülmeyen, cehennemin bekçisi Malik adındaki bir melekle de karşılaşmıştı.

Peygamberimiz (asm), onun kim olduğunu Cebrail (as)’dan sorup öğrenince, Cebrail (as)’a:

"Cehennemi bana göstermesini ona emretmez misin?" diye sormuştu.

Cebrail (as) da:

"Olur!" diyerek, cehennemin bekçisi Malik'e: "Ey Malik! Muhammed’e (asm) cehennemi göster!" demişti.

Malik; cehennemin üzerinden örtüsünü açınca, cehennem öyle kaynamaya ve kabarmaya başladı ki, Peygamberimiz (asm) onun gördüğü her şeyi yakalayıp yakıvereceğini sandı. Hemen, Cebrail (as)’a:

"Ey Cebrail! Malik'e emret de, onu yerine geri çevirsin!" buyurdu.

Cebrail (as) da, cehennemi yerine çevirmesi için, Malik'e emretti. O da, cehenneme:

"Sakin ol!" dedi.

Cehennem, çıkmış olduğu yerine girince, Malik onun üzerine örtüsünü tekrar örttü.[45]

Peygamberimiz (asm); cehennemdeki susuzluk azaplarını, azap zincirlerini, azap yılan ve akreplerini, oradaki azaplardan daha bazılarını da gördü.[46]

Peygamberimiz (asm), bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:

"Eğer benim bildiğimi sizler de bilmiş olsaydınız, muhakkak ki, pek az güler ve çok ağlardınız!"[47]

 

Peygamberimiz’in (asm) Mekke'ye Dönüşü

Peygamberimiz (asm), Mekke'ye dönmek üzere, Beytü'l-Makdis mescidinin kapısına bağladığı Burak'a binip Mekke'ye döndü. Peygamberimiz AIeyhisselamın İsrâ ve Miracı, bir gece içinde, yatsı namazı ile sabah namazı arasında vuku buldu.[48]

 

Abdulmuttalib Oğullarının Peygamberimiz’i (asm) Aramaya Çıkışları

Abdulmuttalib oğulları, İsrâ ve Mirac gecesinde, Peygamberimiz (asm)’ı bulamayınca, ara­maya çıkmışlardı.

Hatta, Hz. Abbas, Zîtuvâ'ya kadar gitti. Oralarda, yüksek sesle:

"Yâ Muhammed! Yâ Muhammed!" diyerek bağırdı.

Peygamberimiz (asm): "Lebbeyk! = Buyur!" diye karşılık verince, Hz. Abbas:

"Ey kardeşimin oğlu! Sen kavmini geceden beri zahmet ve meşakkate soktun!? Nerede idin?" dedi. Peygamberimiz (asm):

"Beytü'l-Makdis'e gittim." buyurunca, Hz. Abbas:

"Bu gecenin içinde mi?" diye sordu. Peygamberimiz (asm):

"Evet. Bu gecenin içinde gidip geldim!" buyurunca, Hz. Abbas:

"Her halde, senin başına ancak hayır gelmiş olmalıdır!" dedi. Peygamberimiz (a.s.):

"Benim başıma hayırdan başka bir şey gelmemiştir!" buyurdu.[49]

Sabah olunca Kabe'nin yanında Mekkelilere Miraçı anlattı.[50] Onlar Peygamberimiz (asm)’den delil istediler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam da onlara yolda gördüğü kafilelerinden haber verdi. Kureyşliler hemen kafileleri karşılamak için Mekke dışına çıktılar. Gelenleri aynen Peygamberimizin Aleyhissalâtü Vesselam haber verdiği gibi gördüler, ama iman nasip olmadı.[51]

Ama yine de Peygamberimiz (asm)’den üst üste Miraç’a çıktığına dair delil istediler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Kudüs'e, Mescid-i Aksâ'ya uğradığını anlatınca Kureyşliler,“Bir ayda gidilebilen bir yere Muhammed nasıl bir gecede gidip gelebilir?” diye itiraz ettiler; ardından da Mescid-i Aksâ'yı görmüş olanlar, “Mescid-i Aksâ'yı bize anlatır mısın?” diye Peygamberimize (asm) soru yönelttiler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam şöyle anlattı:

“Onların yalanlamalarından ve sorularından çok sıkıldım. Hatta o ana kadar öyle bir sıkıntı hiç çekmemiştim. Derken Cenab-ı Hak birden Beytü'l-Makdis'i bana gösterdi. Ben de ona bakarak her şeyi birer birer tarif ettim. Hatta bana, ‘Beytü'l-Makdis'in kaç kapısı var?’ diye sordular. Halbuki ben onun kapılarını saymamıştım. Beytü'l-Makdis karşımda görününce ona bakmaya ve kapılarını teker teker saymaya ve anlatmaya başladım.”

Bunun üzerine müşrikler:“Vallahi dos doğru tarif ettin.” dediler, ama yine de iman etmediler.[52]

O esnada Hz. Ebû Bekir (ra) çıkageldi, müşrikler durumu ona haber verdiler. Hz. Ebû Bekir (ra), “Eğer bu sözleri ondan duymuşsanız şeksiz şüphesiz doğrudur.” diyerek hemen tasdik etti ve bundan sonra Hz. Ebû Bekir (ra) “Sıddîk, tereddütsüz inanan” unvanını aldı.[53]

 

Peygamberimiz (asm) Mirac’a Neden Çıktı?

Bir padişahın iki türlü konuşması vardır. Biri, bir vatandaşla telefon ederek küçük bir meseleyi görüşmesidir. Diğeri de devlet başkanı, halifelik yönü ve milletin idarecisi olarak, emirlerini her tarafa duyurmak için özel bir elçisi ile konuşması, sohbet etmesi, onun aracılığı ile ferman yayınlamasıdır.

Bu örnekte olduğu gibi Cenab-ı Hakk’ın da kulları ile iki tarzda muhatap olması vardır. Biri, özel ve cüz'i, diğeri de geniş ve genel mahiyette bir konuşması. Cenab-ı Hakk’ın bazı velilerle özel ve cüz'i anlamda ilham etmesi birinciye örnektir.

Ama Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam bütün velayet mertebelerinin üstünde bir büyüklük ve yücelikte, kâinatın Rabbine, bütün varlıkların Yaratıcısı olarak Cenab-ı Hakk’ın sohbetine müşerref olması ise ikinci ve mükemmel olanına misaldir.

Peygamber Aleyhissalâtu Vesselamın elçiliği iki taraflıdır. Birisi halktan Hakk’a, diğeri de Hakk’tan halka. Birisi Mirâcın bâtıni tarafı olan velayet yönüdür, diğeri de zahiri tarafı olan risalet yönüdür.

Yani Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam bizi temsilen Cenab-ı Hakk’ın huzuruna çıktı; başta insanlar olmak üzere bütün varlıkların ibadet, kulluk, tesbih ve zikirlerini toplu olarak (askerin komutana tekmil vermesi gibi) arz etti. Bu yönüyle Miraç halktan, insanlardan, varlıklardan Hakk’a bir gidiştir. Diğeri de Cenab-ı Hakk’ın biz kullarından istediklerini, emir ve yasaklarını Resul olarak getirmiştir. İbadetlerin özü ve esası olan beş vakit namazı Miraç hediyesi olarak getirmesi gibi...

 

Peygamberimiz (asm), Allah ile Nasıl Görüşebilir?

Soru: “Bize her şeyden daha yakın olan Cenab-ı Hakk’a binlerce senelik mesafeyi aşarak, yetmiş bin perdeyi geçtikten sonra Rabbi ile görüşmesi ne demektir?”

Cenab-ı Hak her şeye her şeyden daha yakındır, fakat her şey O’ na sonsuz şekilde uzaktır.

Meselâ, güneşin insan gibi aklı olsa da bizimle konuşacak olsa, elimizdeki ayna aracılığıyla bizimle konuşabilir.

Diğer taraftan biz bir çeşit ayna olan gözümüzle güneşe yaklaşabiliyoruz. Oysa güneş bize 150.000.000 km. uzaklıkta bulunuyor, hiçbir şekilde ona yanaşamayız. Güneşe bir derece yaklaşmak için ancak Ay kadar büyümek lazım; bu da mümkün değildir.

Bu misalde olduğu gibi, gerçek anlamda Cenab-ı Hak her şeye yakındır, ama her şey ona sonsuz derece uzaktır. Ancak Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam, Cenab-ı Hakk’ın lütfuyla bir anda binlerce perdeyi geçerek Miraç’a yükselmiş; bütün manevi mertebeleri aşarak huzura varmıştır.

 

Bir İnsan Nasıl Göklere Çıkabilir?

Soru: “Bunun bir örneği var mıdır? Bir uçak ancak 10.000-15.000 metre yukarı çıkabiliyor, bir uzay gemisi ancak Ay'a ve Venüs'e ulaşabiliyor. Bir insan birkaç dakika gibi kısa bir sürede milyonlarca metre uzaklara nasıl gidip gelebilir?”

Yerküremiz, yani Dünyamız yaklaşık yüz seksen saatlik bir mesafeyi bir dakikada döner, yirmi beş bin senelik mesafeyi bir senede alır. Bu muazzam hareketi ona yaptıran ve bir sapan taşı gibi döndüren bir kudret, bir insanı Arş-ı Âlâya getiremez mi? Güneşin çevresinde o ağır cisim olan dünyayı gezdiren bir hikmet, bir insan bedenini şimşek gibi Rahman'ın Arşına çıkaramaz mı?

 

Peygamberimiz (asm) Sadece Ruhuyla Gitse Olmaz mıydı?

Soru: "Öyleyse neden Miraç’a çıktı? Ne lüzumu var? Evliya gibi ruhu ve kalbi ile gitse yetmez miydi?"

Cenab-ı Hak görünen ve görünmeyen âlemlerdeki güzellikleri göstermek için, kâinat fabrikasını ve merkezini gezdirmek, insanlığın amel ve ibadetlerinin âhiretteki neticesini bildirmek için Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselamı oralara davet etmesi gayet makuldür. Sadece ruhu ve kalbi ile değil, bu seyahate bedeninin de iştirak etmesi gerekir.

Görünen âlemin anahtarı olan gözünü, işitilen âlemin anahtarı olan kulağını Arşa kadar birlikte alması gerektiği gibi, ruhunun sayısız görevlerini üstlenen âlet ve makinesi hükmünde olan mübarek bedenini Arşa kadar çıkarması akıl ve hikmet gereğidir.

Zaten Cenab-ı Hak cennette bedeni ruha arkadaş ediyor. Çünkü pekçok kulluk görevine ve sınırsız lezzetlere ve acılara beden kaynaklık etmektedir.

Öyle ise bu mübarek beden ruha arkadaşlık edecektir. Cennette ruh bedenle birlikte olacaksa Cennetü'l-Me'vâ'nın gövdesi olan sidretü'l-müntehaya Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselamın bedeninin ruhuna arkadaşlık etmesi hikmetin tâ kendisidir.

Peygamberimiz (asm) Miraç’a sadece ruhen çıkmış olsaydı, zaten mucize olmazdı. Çünkü her veli ruhen ve kalben o âlemlere çıkabiliyor.

 

Peygamberimiz (asm) Kısa Zamanda Nasıl Gidip Geldi?

Soru: "Birkaç dakikada binlerce yıllık mesafeye gidip gelmek aklen mümkün müdür?"

Cenab-ı Hakk’ın sanatında hareket ve hızın derecesi farklı farklıdır. Sesin hızı ile ışığın hızı, elektriğin hızı, hatta ruhun ve hayalin hızı birbirinden bütünüyle farklıdır. Gezegenlerin hızları da birbirinden farklıdır. Meselâ ışığın hızı 300.000 km/sn iken sesin hızı 340 m/sn'dır.

Acaba Peygamberimizin (asm) lâtif bedeninin yüce ruhuna tabi olması, ruh hızında hareketi nasıl akla ters gelebilir?

Yine bir insan on dakika uyusa bazı olur ki, bir yıllık iş görebilir. Hatta bir dakikada insanın gördüğü rüyayı, rüyada işittiği sözleri, konuştuğu kelimeleri toplansa uyanıkken bir gün, belki daha fazla bir zaman gerekir.

Demek ki bir zaman dilimi iki kişiye göre değişebiliyor, birisine bir gün, diğerine de bir yıl hükmüne geçebilir.

İşte Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam, şimşek gibi Kudüs’e gider. Oradan da bütün kâinatı gezip İlâhi huzura çıkıp Rabbi ile sohbet şerefine erer, Onun cemalini görür, emirlerini alıp dönüp gelir.

 

Miraç’ın Benzeri Bir Olay Var mıdır?

Soru: "Peygamberimizin (asm) Miraç’a çıkması mümkündür. Fakat her mümkün gerçekleşmiyor. Bunun bir benzeri var mı ki kabul edelim?"

Miraç’ın çok örnekleri vardır: Bir insan, gözüyle bir saniyede Neptün gezegenine çıkabilir. Bir bilim adamı, astronomi kanunlarına binerek tâ yıldızların arkasına bir dakikada gidebilir. İman sahibi her insan, namazın hareketlerine düşüncesini bindirerek bir çeşit Miraç ile kâinatı arkasına alarak İlâhî huzura girebilir.

Kalb gözü açık bir veli, İlâhî sırlara kırk günde ulaşabilir. Hattâ Abdülkadir Geylânî ve İmam-ı Rabbanî gibi bazı evliyanın bir dakikada Arş-ı Âlâ’ya kadar ruhen çıktıkları bildiriliyor.

Yine nurlu bir cisme sahip olan melekler bir anda yerden Arş’a, Arş’tan yeryüzüne gidip geliyorlar.

Cennette, cennet ehli müminler, cennet bahçelerine kısa bir zamanda çıkabiliyorlar.

Bu kadar örnekler gösteriyor ki, bütün evliyanın sultanı, bütün müminlerin imamı, bütün cennet ehlinin reisi ve bütün meleklerin makbulü olan Peygamber Efendimizin (asm) bir anda Miraç’a çıkması, dönmesi, bütün yüce âlemleri gezip görmesi gayet makuldür ve şüphesizdir.

 

Miraç ile Gelen Hediyeler

Yukarıda Miraç hadisesinin nasıl vuku bulduğunu anlatırken, rivayetlerdeki Miraç ile bize verilen hediyelerden bahsetmiştik. Bu hediyelerin bizler için önemini burada birkaç madde halinde özetlemek istiyoruz:

Birincisi: Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam bütün iman hakikatlerini gözleriyle gördü. Melekleri, cenneti, âhireti, hattâ Cenab-ı Hakk’ın cemâlini gözleriyle müşahede etti. Sözlerinde ve vaadinde en küçük bir hilafı, aksi beyanı olmayan o Yüce İnsan (asm), mümin ruhlara manen şöyle diyordu:

“Sizin inandığınız, melekleri, âhireti, Rabbinizin Nur cemâlini bizzat gördüm; bu iman esasları vardır, mevcuttur; tereddüt ve şüphe etmeyiniz.”

Böylece müminler sonsuz bir imana ermenin saadetine kavuştular.

İkincisi: İnsan her şeyi merak ediyor. Uzayda hayat var mı, yok mu diye araştırıyor. Halbuki uzaydaki en büyük yıldızlar O Ezelî Sultan’ın memleketinde ancak bir sinek kadar yer kaplıyor. Hakiki müminler de bu merak duygusunu doğru kullanarak şöyle düşünüyorlar: “Rabbimiz bizden ne istiyor? Acaba ne yaparsak Rabbimiz bizden razı olur? Bir yolunu bulsak da doğrudan doğruya Rabbimizle muhatap olsak, bizden ne istiyor, anlasaydık.” derken, İki Cihan Serveri (asm) yetmiş bin perde arkasından ezel ve ebed Sultanı’nın razı olacağı amelleri Miraç meyvesi olarak getirdi ve insanlığa hediye etti. Bu hediye başta namaz olmak üzere İslâm’ın diğer esasları ve ibadetleridir.

Üçüncüsü: Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam ebedî saadet definesinin anahtarını alıp getirmiş, cinlere ve insanlara hediye etmiştir. Peygamber Efendimiz (asm) kendi gözüyle cenneti görmüş, sonsuz saadetin varlığını müşahede etmiş ve bu büyük müjdeyi haber vermiştir. Öyle ki, bir adama idam edileceği anda affedilerek padişahın yakınında bir saray verilse ne kadar sevinir.

Aynen öyle de bütün cinler ve insanlar sayısınca toplu bir müjde olan bu sevinç ne kadar önemli ve değerlidir.

Dördüncüsü: Peygamber Efendimiz (asm) Miraç’ta Cenab-ı Hakk’ın cemalini görme nimetini tattı. Bu manevi nimetin cennette müminlere de nasip olacağı müjdesini verdi.“Bulutsuz berrak bir mehtap gecesinde ay nasıl görünüyorsa, bulutsuz bir günde güneş nasıl görünüyorsa, müminler de cennette Rablerini öyle apaçık göreceklerdir.”[54] buyurarak, bu ezelî müjdeyi bizlere hediye olarak getirdi.

Beşincisi: İnsan kâinatın en kıymetli bir meyvesi ve Kâinat Sahibi’nin en nazlı bir sevgilisi olduğu Miraç ile anlaşıldı. Kâinata nispetle küçük bir varlık, zayıf bir canlı olan insan bu meyve ile öyle bir dereceye çıktı ki, bütün varlıklar üzerinde bir makam ve mevki kazandı. Çünkü rütbesiz bir askere,“Sen paşa oldun.” dense ne kadar sevinir. Öyle de âciz, fani, devamlı ayrılık ve zeval tokadını yiyen biçare insana birden, "Sonsuz ve baki bir cennette Rahman ve Rahîm olan Allah'ın rahmetine gireceksin." dendiğinde, o insan ne kadar büyük bir mevki ve makama çıkar. Cennette hayal hızında, ruh genişliğinde, akıl akıcılığında, kalbin bütün arzularında Cenab-ı Hakk’ın ebedi mülkünde seyir ve seyahate erecektir. Cenab-ı Hakk’ın nur cemalini seyretme nimetini tadacaktır. Böyle bir insanın kalb ve ruhu ne kadar büyük bir sevince kavuşur değil mi? Miraç’ın bu meyvesi insanın en büyük arzu ve hedefidir.


_________________________________________

[1]Feyruz Abadi, Kamûsu'l-muhit, c. 4, s. 343.
[2]İbn Esir, Nihâye, c. 3, s. 203.
[3]Ebu'l-Ferec İbn Cevzî, el-Vefa, c. 1, s. 218; İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 1 48; Bedrüddin Aynî, Umdetu'l-Kârî, c. 4, s. 39; Diyarbekrî, Hamîs, c. 1, s. 306.
[4]İbn Sa'd, Tabakât, c. 1 , s. 214; Belâzurî, c. 1 , s. 255; Beyhakî, c. 2, s. 354; İbn Abdilberr, c. 1, s. 40; Ebu'l-Ferec, c. 1, s. 219; İbn Esir, Kâmil, c. 2, s. 51; Kurtubı, Tefsîr, c. 15, s. 216; İbnSeyyid, c. 1 , s. 148; Ebu'l-Fidâ, Tefsîr, c. 3, s. 22; Bedrüddin Aynî, Umde, c. 4, s. 39.
[5]Ebu'l-Ferec, c.1, s. 219.
[6]İsra, 17/1.
[7]Necm, 53/7-18.
[8]Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 148; Buhârî, c. 4, s. 248; Müslim, c. 1, s. 145; Tirmizî, c. 5, s. 301; Beyhakî, c. 2, s. 362-363; Begavî, c. 2, s. 177; İbn Esîr, Câmiu'l-usûl, c. 12, s. 53; Ebu'l-Fidâ, c. 3, s. 8.
[9]Mesâf, Sünen, c.1, s. 221-222; İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 52; Ebu'l-Fidâ, Tefsîr, c. 3, s. 6.
[10]Nesâî, c. 1, s. 222; Kadı lyaz, c. 1, s. 136.
[11]İbn Sa'd, Tabakât, c. 1 ,s.214; Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ye'n-nihâye, c. 3, s. 109-110.
[12]İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 39; Ebu'l-Fidâ, c. 3, s. 110.
[13]İbn İshak, İbn Hişam, c 2, s. 39; Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 329; İbn E bi Şeybe, Musannef, c. 14, s. 302; Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 148; Buhârî, Sahih, c. 4, s. 141; Müslim, Sahih, c. 1, s. 145; Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 300; Dârımf, Sünen, c. 2, s. 36; Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 256; Taberî, Tefsir, c. 15, s. 15; Beyhakî, Delâil, c. 2, s. 387; Kadı Iyaz, c. 1, s. 136; İbn Esîr, Câmiu'l-usûl, c. 12, s. 53; İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 52; İbn Seyyid, c. 1, s. 144; Zehebî, Târîhu'l-islâm, s. 244, Ebu'l-Fidâ, c. 3, s.109-110.
[14]Abdurrezzak.c.S, s. 329; Ahmed b. Hanbel, c. 2, s. 282; Buharı, c. 4, s. 141; Tirmizî, c. 5, s. 300; Tabeıf, Tefsir, c.1 5, s. 12.
[15]İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 39; Ebu'l-Fidâ, c. 3, s. 110.
[16]Müslim, Sahîh, c. 1, s. 145; İbn Esîr, Câmiu'l-usûl, c. 12, s. 53; İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 144.
[17]Abdurrezzak, c. 5, s. 330; Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 141; Tirmizî, c. 5, s. 300; Taberî, Tefsîr, c. 1 5, s. 15; Beyhakî, c. 2, s. 357; İbn Esir, c. 2, s. 52; Zehebî, s. 244.
[18]İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 39; Taberî, Tefsîr, c. 15, s. 15; Ebu'l-Fidâ, c. 3, s. 110.
[19]İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 45; Taberî, Tefsîr, c. 15, s. 14; Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 3, s. 111; Kastlânî, Mevâhibu'l-ledünniye, c. 2, s. 24.
[20]İbn Ebi Şeybe,  c. 14, s. 303; Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 148; Müslim, Sahîh, c. 1, s. 146; Beyhakî, Delâilü'n- nübüvve, c. 2, s. 383; Begavî, Mesâbîhu's-sünne, c. 2, s. 179; Kadı lyaz, eş-Şifâ, c. 1, s. 137; İbn Esîr, Musannef, Câmiu'l-usûl, c. 12, s. 53; İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 144.
[21]İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 14, s. 303-304; Ahmed b. Hanbel Müsned, c. 3, s. 148-149; Müslim, Sahîh, c. 1 , s. 146-147; Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, c. 2, s. 384; Begavî, Mesâbîhu's-sünne, c. 2, s. 179; Kadı lyaz, eş-Şifâ, c. 1, s. 137; İbn Esîr, Câmiu'l- usûl, c. 12, s. 53-54; İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 144.
[22]Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 207-208; Buhârî, Sahih, c. 4, s. 249.
[23]İbn Ebi Şeybe, c. 14, s. 304; M üslim, c. 1, s. 146; Taberî, c. 27, s. 54; Beyhakî, c. 2, s. 384; Kadı lyaz, eş-Şifâ, c. 1, s. 137; İbn Esîr, Câmiu'l-usûl, c. 12, s. 54; İbn Seyyid, c. 1,s.144; Zehebî, s. 266.
[24]İbn Sa'd.Tabakâtü'l-kübrâ. c. 1, s. 213; Buhârî, Sahih, c. 1, s. 92; Müslim, Sahih, 11, s. 149; Beyhakî, c. 2, s. 381; Kadı lyaz, c. 1, s.140, 148; İbn Esîr, c. 12, s. 56; İbn Seyyid, c. 1.S.145; Zehebî, s. 254.
[25]Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 449; Buhârî, c. 6, s. 51; Taberî, c. 27, s. 57, Beyhakî, c. s. 372; Kurtubî, c. 17, s. 98.
[26]Buhârî, c. 8, s. 204; Taberî, c. 27, s. 45; İbnEsîr, c. 12, s. 51; İbn Kayyım, Zâdü'l-Mead, c. 2, s. 53; Kurtubî, c. 17, s. 98; Zehebî, s. 267; E bu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 3, s. 112.
[27]Kadı lyaz, c. 1, s. 160; Diyarbekrî, c. 1, s. 312.
[28]Kadı lyaz, c. 1, s. 163.
[29]Buhari, Ezân: 148, 150; el-Amel Fi’s-Salât: 4, İsti’zân: 3, 28, Da’avât: 16, Tevhîd: 5; Müslim, Salât: 56, 60, 62; Ebû Dâvud, Salât: 178; Tirmizî, Salât: 100, Nikâh: 17; Nesâî, Tatbîk: 23, Sehv: 41, 43-45, 56, 100-104; İbn-i Mâce, İkâme: 24; Nikâh: 19; Dârimî, Salât: 84, 92; Muvatta’, Nidâ’: 53, 55; Müsned, 1:292, 376, 382-4:409.
[30]Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, Altıncı Şua, s.92; On Beşinci Şua, s.642-646.
[31]Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 422; Müslim , Sahih, c. 1, s. 157; Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 393-394; Nesâî, Sünen, c. 1, s. 224; Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, c. 2, s. 373; Begavî, Mesâbîhu's-sünne, c. 2, s.179; Kadı I yaz, eş-Şifâ, c. 1, s. 1 42; İbn Esir, Câmiu'l-usûl, c. 12, s. 57; Kurtubî, c. 17, s. 94; Zehebî, s. 255; Diyarbekrî, Hamîs, c. 1, s. 312.
[32]İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 14, s. 304; Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 149; Müslim, c. 1, s. 146-147; Beyhakî, Delâil, c. 2, s. 384; Kadı lyaz.c.1, s. 138; İbn Esîr, c. 1 2, s. 54; Zehebî, s. 266.
[33]Buhârî, Sahih, c.1, s. 93; Müslim, Sahih, c. 1 ,s.149; İbn Esîr, Câmiu'l-usûl, c. 12, s. 57.
[34]İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 14, s. 304-305; Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 149; Müslim, c. 1, s. 147; Beyhakî, c.2, s. 384; Kadı lyaz, c. 1, s.138; İbn Esîr, c. 12, s. 54.
[35]Bakara, 2/285-286.
[36]İbn Esîr,Nihâye, c. 4. s.19.
[37]Abdurrezzak, M usannef, c. 11 , s. 17;, Buhârî, Sahih, c. 195; Müslim, Sahih, c. 1, s. 92; Beyhakî, Sünenü'l-kübrâ, c. 8, s. 20, 249.
[38]Buhârî, Sahili, c. 1 , s. 93; Müslim , Sahili, c. 1, s. 149; Begavı", Mesâbîhu's-sünne, c. 2, s. 179; İbn Esîr, Câmiu'l-usûl, c. 12, s. 57; İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 1 , s. 145.
[39]Al-i İmran, 3/133.
[40]İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 55.
[41]Buhârî, c. 1, s. 93; Müslim, c. 1, s. 149; Begavî, c. 2, s. 179; İbn Esîr, c. 12, s. 57; İbn Seyyid, c. 1, s. 145; Zehebî, Târîhu'l-islâm, s.260.
[42]Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 263; Buhârî, Sahîh, c. 6, s. 92; Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 449; Taberî, Târîh, c. 2, s. 211.
[43]İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 55.
[44]Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 263; Buhârî, c. 6, s. 92; Tirmizî, c. 5, s. 449; Taberî, c. 2, s. 211; İbn Esîr, c. 2, s. 55; Tirmizi, c.5, s. 450; Taberî, c. 2, s. 211; İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 55.
[45]İbn İshak.İbnHişam, Sîre, c.2, s. 45-46.
[46]İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 55.
[47]Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 210; Buhârî, Sahîh, c. 5, s. 190; Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 557; İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 141; Dârimî, Sünen, c. 2, s. 216; Hâkim, Müstedrek, c. 4, s. 320; Beyhakî, Sünenü'l-kübrâ, c. 7, s. 52; İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 2. s. 335; Zehebî, Târîhu'l-islâm. s. 480.
[48]İbn İshak, İbnHişam, c. 2, s.43; İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 1, s. 214-215; Taberî, Tefsîr, c. 15, s. 2; Zehebî, Târıhu'l-islâm, s. 272; Ebu'l-Fidâ, c. 3, s. 110-111; Suyûtî, Hasâisü'l-kübrâ, c. 1, s. 439; İbnEsîr, Kâmil, c. 2, s. 56.
[49]İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 1, s.214; Zehebî, Târîhu'l-islâm, s. 272.
[50]İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 43; İbn Sa'd, Tabakât, c. 1 , s. 215; İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 141; Zehebî, Târîhu'l-islâm, s. 245-246; Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 3, s. 110.
[51]Diyarbekrî, Hamîs, c. 1, s. 315-316; Ebu'l-Fidâ, Tefsir, c. 3, s. 22; İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 56-57; İbn Seyyid, c.1, s. 142; İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 2, s. 44; Zehebî, Târîhul-islâm, s. 243; İbn Sa'd, Tabakâtül-kübrâ, c. 1, s. 215.
[52]İbn Ebi Şevbe, Musannef, c. 14, s. 306; Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 309; Ebu'l-Ferec İbn Cevzî, el-Vetâ, c. 1 , s. 223; Zehebî, Târihu'l-islâm, s. 250.
[53]İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 39-40; Zehebî, s. 248; Ebu'l-Fidâ, Tefsîr, c. 3, s.21.
[54]Buhari, Müslim, Tirmiz’den, Büyük Hadis Külliyatı-5, s. 416/10133

Yazar: 

Yorumlar


BİZ MÜSLÜMANLAR OLARAK

BİZ MÜSLÜMANLAR OLARAK İNANIYORUZ Kİ:…………….. PEYGAMBERİMİZ (SAV), BİR GECENİN BİR VAKTİNDE; KÜRSİ'YE GÖRE “ÇÖLE ATILAN BİR HALKA BÜYÜKLÜĞÜNDE”Kİ YEDİ GÖK’Ü (YADA ZAMAN DAHİL YEDİ BOYUT’U), ARŞ’A GÖRE İSE YİNE “ÇÖLE ATILAN BİR HALKA BÜYÜKLÜĞÜNDE” Kİ KÜRSİ’Yİ VE TÜM KÂİNATLARI (EVRENLERİ) KAPSAYAN, AKLIN ALAMAYACAĞI MUAZZAM BÜYÜKLÜKTEKİ ARŞ’I AŞARAK, HEM BEDEN VE HEM DE RUH OLARAK VAHYE BİZZAT MUHATAP OLMUŞ VE BU OLAĞANÜSTÜ SEYAHATİNİ TAMAMLAYARAK DÜNYAYA DÖNMÜŞTÜR. BU VESİLE İLE MİRAÇ KANDİLİNİZİ KUTLAR, BU MÜBAREK GÜNLERİN TÜM İNSANLIK İÇİN HAYIRLARA VESİLE OLMASINI TEMENNİ EDERİM. ZAMANIMIZIN TEKNOLOJİ SEVİYESİNDEN BAKARAK PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’ İN 1439 YIL ÖNCEKİ Mİ’RAC’ MUCİZESİNİ ANLAMAYA ÇALIŞALIM VEDE PAYLAŞALIM Bilindiği üzere “Mi’rac” olarak adlandırılan olay, Peygamberimiz (S.A.V.)’in en büyük mucizelerinden biridir ve Mi’rac olayını anlayabilmek, kavrayabilmek için değil 1439 yıl önceki insanlığın bilim seviyesi, bilimin ve teknolojinin bugün ulaştığı seviye de asla yeterli değildir. Çünkü bu olay tabir-i caizse ilahi bir bilimin ve dolayısıyla ilahi bir teknolojinin eseridir. Bu nedenle, mi’rac olayının gerçek büyüklüğünü yada olağanüstülüğünü lâyıkıyla anlayabilmek, kavrayabilmek Peygamberimiz (S.A.V.)’ in dışındaki insanoğlu için belki de mümkün değildir. Ancak, Peygamberimiz (S.A.V.)’ in meşhur Mi’rac hadisindeki kendisine özgü tanımlamalarından ve benzetmelerinden yola çıkarak vede bu günün teknolojisindeki gelişmiş araçlarla karşılaştırmalar yapmak suretiyle bu muhteşem olayı bir ölçüde kavrayabilmek vede hayalimizde canlandırabilmek belki mümkün olabilir. Öncelikle, mi’rac olayını anlayabilme çabasında kolaylık bakımından ön şart (varsa) şüpheli bir bakış açısını terk edip; insanlık tarihinin en doğru sözlü ve en güvenilir insanı olan Peygamberimiz (S.A.V.)’ in (İnançlı bilim adamlarının ekseriyet görüşüne göre) hem ruh ve hem de bedenle Mi’raca çıktığına kesin olarak iman etmekten geçmektedir. Çünkü, “Nasıl bakarsan öyle görürsün” özdeyişinde olduğu gibi böyle, akıl sınırlarını aşan, teknolojiler üstü bir olayı anlayıp kabullenmede kendisini ‘Sıddık’ mertebesine çıkartacak olan bir imanla inanmış bir Hz. Ebubekir’in bakış açısındaki anlama-kavrama kolaylığı ile, ona, bu olaya da inanıp inanmadığını alay ederek soran müşriklerin bakış açıları arasındaki anlama–kavrama zorluğu bakımından 1800 lik bir zıtlık bulunmaktadır. Öyle ya! Günümüzde dahi sesten hızlı, füze gibi uçaklarla seyahat edebilen, neredeyse ışınlama olayını günlük yaşama sokma aşamasındaki (ki bugün ışınlama olayı bilimsel olarak gerçekleş-tirilmiştir) bir teknolojik seviyeye ulaşmış bir toplumda yaşayan insanların dahi anlamakta, kavramakta güçlük çekebileceği bu denli olağanüstü, metafizik, mucizevi bir olayı; teknolojik seviyesi kılıç-kalkan yapma sınırını aşamamış, bedevi ağırlıklı bir topluma anlatmada (Hz.Ebubekir gibi şeksiz-şüphesiz iman edip, olayı anlatıldığı gibi kabullenenlerde olduğu gibi) ‘iman’ olgusu dışında nasıl bir delil getirir, hangi isbat yönteminden faydalanabilirdiniz?.. Bundan 14 asır önce at, deve, katır, (belki fil) ve eşekten başka binek aracı görmemiş bir toplumda yaşayan ve çoğunluğu mektep-medrese eğitiminden geçmemiş cahil insanlara; takriben saniyede 500 km hız yapabilen ‘Burak’ isimli bir ‘binit’i ve/veya ışık hızından binlerce kat hızlı manevi bir asansör olan mi’rac merdiven-i manevisini ve/veya tarifi imkansız bir ‘Ref Ref’ i nasıl anlatabilecektiniz? (Bk.2) (NOT: Bu günkü teknolojiyle aya gönderilen uzay araçlarının hızının saniyede 11-15 km civarında olduğu ve ışık hızını aşabilecek varlıkların ise madde boyutundan çıkarak elektro-manyetik dalga boyutuna geçmeleri gerekeceği bilim çevrelerince ifade edilmektedir) (1) Benim, bu kısa yazımı okuyanlara bir teklifim var: Gelin, bu mi’rac yıldönümü nedeniyle birlikte bir fikir jimlastiği yapalım ve Peygamberimiz (S.A.V.)’in kendi ifadeleriyle insanlığa sunduğu Mi’rac Hadisinin (*) mealindeki ifadelerden dikkatimizi çekenleri ve bu günkü bilim ve teknolojik gelişmelerle çağrışım yapanları seçerek bunlar üzerinde düşünelim ve birlikte yorumlayıp, anlamaya çalışalım… Ne dersiniz?... MİRAC HADİS-İ ŞERİF’İNİ YORUMLAMAYA ÇALIŞMA: Şimdi, zamanımızda uzaya çıkacak astronotların ön hazırlıklarını düşünelim: Bu görevlilerin, uzaya hareket saatinden önce aylarca eğitim yapmaları, uzay boşluğuna benzer yer çekimsiz ortamlarda deneyler yaparak uzay ortamındaki zorluklara alışmaları ve belki de bedenlerinde bazı operasyonlar yapılması vede uzaydaki şartlara uygun giysiler giymeleri gerekmiyor mu? Peki, Peygamberimiz (S.A.V.)’in ötelerin ötesine yapacağı olağanüstü bir yolculuk için Cebrail (A.S.) tarafından hem maddi ve hem de manevi bir operasyon yapılmış, belki de kanı değiştirilerek yerine bu yolculuğa uygun kimyasal özellikli bir sıvı doldurulmuş olamaz mı? (Bk.1) Öyle bir ‘binit’ ki (Burak); tarife göre tek kişilik, rengi beyaz veya şeffaf ama öyle hızlı ki !.. O zamanki bedevi yapılı arapların kolay anlayabileceği ancak, her adımını attığında ufukta olacak biçimde olağanüstü hız yapan bir binek hayvanına benzetilen bir “binit”... Mescid-i Haram (Mekke) ile Mescid-i Aksa (Kudüs) arası uzaklık kuş uçuşu 1232 km olduğuna göre; bir binek aracının bu kadar uzak bir mesafeyi “..bir anda” alabilmesi için hızının (Bu “bir an”ı; 5 saniye kabul etmiş olsak 888 000 km/saat kadar, 1 saniye kabul etmiş olsak 4 500 000 km/saat kadar) çok yüksek seviyede olması gerekmektedir. Yine aya giden Apollo aracının hızının 1 saniyede 11 km olduğunu düşünürsek ne müthiş bir hız değil mi? (Bk.2) Burada süt ve şaraptan birini tercih sadedinde herhalde Peygamberimiz (S.A.V.)’in manevi bir imtihanı sözkonusu olabilir (Allah’u âlem). (Bk.3) Şimdi hayal gücümüzü biraz daha zorlayarak düşünelim: “..gökyüzünde uzatılan bir mi’rac” tarifi ile sanki bizim yüksek binalarda kullandığımız asansörlerin çok çok gelişmiş bir biçimi ve/veya dikine uzatılan şeffaf ve özel bir ışınlama hortumu-koridoru ve bu hortum içinde ışık hızından binlerce kat hızla yukarı çekilen çok gelişmiş bir uzay aracı anlatılmış olamaz mı? Ayrıca “Birinci, İkinci…semâ” lar olarak tanımı yapılan uzay konumları sanki ‘boyut’ tanımıyla örtüşmekte…Bilindiği üzere bizler; en, boy, yükseklik, zaman ve düşünce boyutu olarak 5 adet boyutu ismen bilmemize vede içinde yaşamamıza rağmen özellikle zaman ve düşünce boyutları konusunda henüz bilmsel ve teknolojik anlamda elle tutulur bir ilerleme katedebilmiş değiliz. Halbuki mi’rac olayında, herbiri bir başka boyut anlamında yedi kat semâdan ve daha da ötelerinden (Bunlar ‘Kürsü’ ve ‘Arş’ olabilir Allah’u âlem) bahsedilmektedir. (Bk.4) Bizler, 14 asır öncesine göre kıyaslanırsa olağanüstü gelişmiş bu teknolojik seviyemizle henüz zaman boyutunu ve/veya düşünce boyutunu dahi aşabilecek (Mesela, düşündüğümüz anda Kutup Yıldızında olabilme gibi) bir bilimsel düzeye erişememişken; kısa bir dünya zaman diliminde (ki Peygamberimiz (S.A.V.)’in mi’rac dönüşü, mi’rac’a çıkmadan önce yattığı yerin sıcaklığını muhafaza ettiği tefsirlerde ifade edilmektedir) belki de Kur’an- Kerim’de “.. Melekler ve Ruh, sizin hesabınıza göre miktarı ellibin yıl süren bir gün içinde ona çıkar”. (Mearic-4.ayet) olarak ifade edilen ve milyonlarca galaksinin yer aldığı uzay sonsuzluğunda, ancak ışık hızından binlerce kat hız yapabilen uzay araçlarıyla ulaşılabilecek (ki bu “binitlerin” de melekler gibi madde olabilmeleri kesinlikle (2) mümkün değildir) galaksiler ötesi bir mucizevi yolculuğu anlayabilmemiz için yeterli bilim seviyesinde olmadığımız açıktır. Diğer taraftan, her kat semânın bir (Boyut Geçidi) giriş kapısının olması da her boyut (Kat) değişiminde ayrı bir mekan ve zaman boyutuna geçilmesi kavramını akla getirmekte, her kat semânın düzeninden vede güvenliğinden sorumlu “Bekçi melek” lerin görevli olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca Hadis-i Şerif’te; her kat semâda daha önce dünyada yaşamış ve ölmüş insanların (Muhtelif peygamberler ve ümmetleri) ahiret öncesi ve ahiret sonrası hayatları, bunlardan zalimlerin, dünyada muhtelif günahları işleyen vede haram yiyenlerin durumları muhtelif benzetmeler yapılarak anlatılmakta; gelecekteki cennetlerde mükafat gören ve cehennemlerde ceza gören insanların halleri gözler önüne serilerek (sonsuz zaman kavramına göre bize çok yakın, fakat gaflete dalmış halimize göre bize çok uzak gelen) gelecekteki akibetimizden haberler verilmektedir. Sıkmamak için fazla uzatmadan, “mi’rac” mucizesinde dikkatimizi çeken diğer bazı ilginç tesbitlerimiz de şunlardır: a) Her kat semâda görevli bekçi melekler tarafından gelen yolcuların kim oldukları ve Allah (C.C.)’dan izinli olup olmadıkları sorulmakta ve Cibril ve Peygamberimiz (S.A.V.)’in ismi verildikten sonra bu tanıtım yeterli bulunmakta ve selamlanarak hemen o semânın kapısı açılmaktadır. Ayrıca Peygamberimiz (S.A.V.)’in karşılaştığı ve kimliklerini Cebrâil (A.S.)’dan öğrendiği her peygamber, kendisine selam verildikten sonra sanki Peygamberimiz (S.A.V.)’i önceden tanıyormuş ve sanki O’nun geldiğinden önceden haberdarmış gibi konuşmalar yapmaktadır. b) Hadis-i Şerif’in tefsirlerini yapanlardan öğrendiğimize göre; Peygamberimiz (S.A.V.)in bizzat yaptığı mi’rac yolculuğunda muhtelif hız ve özelliklerde beş tip binek aracı kullanmıştır.Bu araçlar yolculuk sırasıyla: Burak, Mi’rac, her kat semânın Görevli Meleklerinin Kanatları, Cebrâil (A.S.) ve RefRef olarak belirtilmektedir. c) Hadis-i Şerif’te “yetmişbin”, “yüzbin” olarak verilen sayılar net rakamlar olmayıp, büyük bir çokluğu ifade etmek için kullanılan rakamlardır. d) Semâ katlarında ve en son Sidre-i Müntehâ’ daki Cebrâil (A.S.) ın (veya sema katlarındaki meleklerin) görüntüsü, niteliği (Hüviyeti) o boyutun özelliğine uygun olarak değişmekte; bazen kendisine refakat eden bir melek görünümünde ve bazen de “Emrinde yetmiş bin melek” olan, çok kanatlı, kumandan bir melek olarak gözükmektedir. Bizim acizane yorumumuz böyle.. Tabii ki doğrusunu Allah bilir. 1990 Melih ŞEKER (3) Mİ’RAC HADİS-İ ŞERİF’İNİN MEALİ İSE ŞÖYLE: (**) “Bir kere ben Hatim’de (Kabe’nin bir bölümünde) uyku ile uyanıklık arası bulunuyordum. Cebrâil (a.s.) gelerek beni aldı ve göksümü yardı, kalbimi çıkardı. İçerisinde zemzem dolu altın bir tas ile kalbimi yıkadı. (1) Kalbimi iman ve hikmetle doldurdu. Katırdan küçük, merkepten büyük beyaz bir biniti çekti ve yularını tutarak bana: - Bin, dedi. Hemen ‘BURAK’ denilen bu binite bindim.Cebrâil’in refakatinde hareket ettik. Burak o kadar hızlı gidiyordu ki, ayağını, gözünün gördüğü en son noktaya basıyordu. Bir anda Kudüs’e vardık. (2) Cebrâil, Burak’ı, gelip geçen bütün peygamberlerin bağladığı Mescid-i Aksa’nın kapısındaki halkaya bağladı. Mescid-i Aksa’da orada meftun bulunan peygamberlerin ruhlarına imam olarak namaz kıldım. Cebrâil bana süt ve şarap dolu iki kab getirdi.Bunlardan birisini seçmemi istedi. Ben sütü seçtim.Cebrâil (A.S.): - Sana müjdeler olsun fıtratını seçtin dedi…(3) Bu anda gökyüzünde bir ‘Mİ’RAC’ (merdiven-i manevi) uzatıldı ki dil ile tarifi imkansızdır.Cibril ile binerek yükseldik.(4) BİRİNCİ KAT SEMÂ’nın kapısına geldiğimizde, Cibril kapıyı çaldı: - Kim o? denildi.Cibril: - Cibril’im, dedi. - Yanındaki kimdir? diye soruldu.Cibril: - Muhammed, diye cevap verdi. - Ya! Göğe çıkmak için ona izin verildi mi? Cibril: - Evet verildi, diye cevap verdi. Bekçi melek tarafından: - Merhaba gelen zâta. Bu gelen yolcu ne güzel yolcu, diyerek kapıyı açtı. Birinci semâya girdiğimde gördüm ki, bir kumandan melek ileyim. Emrinde yetmiş bin melek ve her birinin emrinde yüz bin melek var. Bunlar semâyı muhafaza ediyorlar. Burada gezerken heybetli bir kimse gördüm. Sağında ve solunda karartılar vardı. Sağına bakıp gülüyor, soluna bakıp ağlıyordu.Cebrail’e: - Bu kimdir? diye sordum. - Atan Âdem (A.S.)’dir, ona selam ver, dedi. Selam verdim. Hz.Âdem (A.S.): - Merhaba hayırlı ve iyi oğlum, sâlih peygamber, diye mukabele etti. Sonra bir kavim gördüm. Dudakları deve dudağı gibi.Tayin edilen memur melekler, bunların dudaklarından sırım diliyorlar. Ağızlarına ateşten taşlar koyuyorlar, dübürlerinden çıkıyor.Cebrâil’e sordum: - Bunlar kimlerdir? - Yetim malını haksızlıkla yiyenlerdir, dedi. Diğer bir kavmin derilerinden sırımlar dilinip ağızlarına tıkılıyordu. Sordum: - Ey kardeşim Cebrâil, bunlar kimlerdir? Cebrâil: - Dedikodu yaparak, koğuculuk ederek, insanlar arasında söz getirip götürerek onların arasını açanlar, birbirine düşman edenlerdir, dedi. Başka bir kavim; önlerine güzel bir sofra kurulmuş, üzerinde benim gördüğüm en güzel yemekler, kebaplar var. Etrafında cifeler. Onlar o güzel kebapları, yemekleri bırakıp cifeleri yiyorlar. - Bunlar kimlerdir ey Cebrâil? dedim. - Kendi helâl eşlerini bırakıp harama koşan zinâkârlardır, dedi. Baktım ki, Fir’avn ve arakadaşlarının yolu üzerinde karınları evler gibi şiş insanlar. Sabah ve akşam Fir’avn ve arkadaşları bunları çiğneyerek geçiyorlar. - Yâ Cebrâil, bunlar kimlerdir? dedim. - Faiz yiyenlerdir, dedi. (4) Sonra, kimisi memelerinden, kimisi ayaklarından başaşağı asılmış kadınlar gördüm. Cebrâil (A.S.)’e sordum: - Bunlar kimlerdir? - Bunlar zinâ eden ve çocuklarını öldüren kadınlardır, cevabını verdi. Sonra ‘MELEK KANADI’ ve ‘CİBRİL’ ile beraber İKİNCİ KAT SEMA’ya yükseldik. Kapıda bir evvelki konuşmalar tekrarlandıktan sonra kapı açıldı. Birbirine benzeyen, renkleri kırmızı ile beyaz arası, salıverilmiş düz saçlı iki kimse ile karşılaştım. - Bunlar kimlerdir? diye Cibril’e sordum. - İki teyzezâde, Yahyâ ve İsâ’dır.Onlara selâm ver, dedi. Selam verdim. - Merhaba hayırlı kardeş, sâlih peygamber, diyerek karşılık verdiler. Aynı minval üzere ÜÇÜNCÜ KAT SEMA’ya vardığımızda yüzü ayın ondördü gibi berrak bir kimsenin etrafında toplanmış bir cemâatle karşılaştım. - Bunlar kimlerdir? diye sorduğumda, Cebrâil: - Yûsuf ve ümmetidir, onlara selâm ver, dedi. Selâmıma: - Merhaba ey sâlih peygamber, hayırlı kardeş, diyerek Yûsuf Peygamber mukabele etti. DÖRDÜNCÜ KAT SEMÂ’da ilk karşılaştığım zâtın İdris olduğunu öğrendim.Ona selâm verdim. Selâmıma diğerleri gibi karşılık verdi. BEŞİNCİ KAT SEMÂ’da sakalı göbeğine değecek kadar uzun bir kimsenin etrafında toplanmış bir cemâatla karşılaştım. Bunların Hz.Hârun ve ümmeti olduğunu öğrendim. Selâmıma Hârun Peygamber diğerleri gibi cevap verdi. ALTINCI KAT SEMÂ’da esmer yüzlü, uzun boylu, topluca vücutlu, iki kat elbisesi olsa dışarı çıkacak derecede kıllı Şenûe kabîlesi erkeklerine benzeyen bir zâta rastladım. Mûsâ Peygamber olduğunu öğrendiğim bu zâta selâm verdim. Selâmıma mukabele etti. Kendisinin yanından geçerken ağlamaya başladı. O anda bir ses: - Ne ağlıyorsun, ey Mûsâ ? diye seslendi. - Halk beni, Allah (C.C.)’ın en mükerrem kulu zanneder.Halbuki benden sonra bir genç peygambere bîat olundu ki; onun ümmetinden cennete girenler, benim ümmetimden girenlerden çoktur da ona ağlıyorum, dedi. YEDİNCİ KAT SEMÂ’da arkasını bir binaya dayamış ak sakallı ve bana benzeyen bir zât gördüm. Cebrâil: - Atan İbrahim’dir, selâm ver, dedi. Selâmıma: (***) - Merhaba sâlih peygamber, ey sâlih evlâd, diye mukabelede bulundu. Binanın, meleklerin kıblesi Beytu’l-Ma’mûr olduğunu öğrendim. Buraya hergün yetmiş bin melek girip tavaf ediyordu. Bir giren meleğe bir daha sıra gelmiyordu.İçerisine girdim. Namaz kıldım. Bana bir makam gösterilerek: - İşte senin ve ümmetinin makamı, denildi. Cennetleri temâşa ettim. Sonra cehennemlere uğradım. Orada azap görenlerin çoğunun kadınlar olduğunu gördüm. Dibinden ikisi zâhir, ikisi bâtın dört nehir çıkan, tarife sığmayan büyüklükte bir ağaç gösterildi. Ağacın yaprakları fil kulağı gibi, yemişleri büyük testiler gibi idi. Cebrâil açıklama yaptı: Ebu Said-i Hudrî’nin rivayetine göre, Peygamber Efendimiz şöyle devam ettiler: - Bu ağaç, SİDRE-İ MÜNTEHÂ’ dır. Buradan öteye hiçbir mahlûk geçemez. Benim yükselebildiğim son noktadır Ben buradan bir karış ileriye geçersem yanarım. Benim buradan ileriye geçmeye takatim yoktur.’ dedi. (5) İnsanlığın İftihar Tablosu, lâhut âleminin bu en yüksek yerinde ‘REFREF’ denilen bir vasıtayla Allah’ın dilediği yere gelir. Bir rivayette, Peygamberimiz (S.A.V) şöyle buyururlar: - Bu nehirlerden zâhir olanlar Fırat ile Nil’dir. Bâtın olanlardan birisi Rahmet, diğeri de senin ümmetin için yaratılmış olan Kevser nehridir. Ben, rahmet nehrinde yıkanarak, geçmiş ve gelecek günahlarımdan mânen temizlendim. Kevser nehrine doğru yol almaya başladım. Orada gözün görmediği, kulağın işitmediği, beşerin hayal ve hatırına gelemeyecek şeyler gördüm. Bu anda kudret kalemlerinin cızırtılarını işitiyordum. Bu anda Sidre’yi bürüyen bürüyordu. Bana ne oldu ise oldu. Sidre’den sonra öyle bir yere yükseldim ki, kaza ve kaderi yazan kalemlerin çıkardıkları sesleri duydum. ARŞ’ın altına geldiğimde, ARŞ’ın üstüne baktım; ne zaman var, ne mekân, ne de cihet. Rabbimin şu lâhutî sesini işittim: - Yaklaş ey Muhammed! Ben de Kâbe Kavseyn miktarı yaklaştım. Rabbimin ilhamı ile şunları okudum: - Ettahiyyatü lillahi, vessalavatü, vettayyibatü’ (En güzel tahiyye Allah’a mahsustur. Bedenî ve malî ibadetler de O’na lâyık ve mahsustur.) Bunun üzerine Allah (C.C.) şu mukabelede bulundu: - Es-selâmü aleyke eyyühen-nebiyyü ve rahmetullali ve berekâtühü. (Ey nebî, selâm sana olsun. Allah’ın rahmeti ve bereketi de sana olsun.). Ben tekrar: - Esselâmü aleynâ ve ala ibadillahissalihine, dedim.Melek ise: - Eşhedüenlâ ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden abdühu ve rasulühu. (Selâm bizim ve Allah’ın salih kullarının üzerine olsun. Ben şehadet ederim ki, Allah birdir. ondan başka ilâh yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed, Allah’ın kulu ve elçisidir.) dedi. Bana burada üç şey verilmişti: 1- Elli vakit namaz farz kılındı. 2- El-Bakara Sûresinin son iki ayeti. 3- Ümmetimden Allah (C.C.)’a şirk koşmayanların affı. Derken, kendimi tekrar Sidre-i Müntehâ’ da buldum. Orada Cibril’i asıl yaratılışı ile altıyüz kanatlı olarak gördüm. Gidiş yolundan dönüş yaptım. Altıncı kat semâda Mûsâ ile aramızda şu konuşma oldu: - Allah (C.C.) ümmetine ne farz etti, ne hediye götürüyorsun? - Elli vakit namaz. - Ben İsrâil oğullarını çok tecrübe ettim, senin ümmetin buna katlanamaz. Cenâb-ı Hak’tan azaltılmasını iste. Ben Rabbıma dönerek niyazda bulundum.On vaktinin indirildiğini bildirdi. Mûsâ’ya geldiğimde, beni tekrar çevirdi.Tekrar yalvardım. Nihayet beş vakte indirilinceye kadar yalvarmaya devam ettim. Mûsâ bana: - Tekrar azaltılmasını talep et, ümmetin beş vakti de tam olarak edâ edemezler, dedi. - Artık Rabbımdan hayâ ediyorum, çok müracaat ettim, dedim. Bu anda bir nidâ: - Beş vakit namaz elli vaktin yerine geçer. Kim beş vakti tam olarak vaktinde kılarsa elli vaktin sevâbını alır.Kim bir iyiliğe niyet eder de onu yapamazsa ona bir hasene verilir. Kim de niyet ettiği iyiliği yaparsa on hasene verilir. Kim bir kötülüğe niyet eder de onu yapmazsa o affedilir. Kim de niyet ettiği kötülüğü yaparsa bir misli günah yazılır. Benim katımda hüküm değiştirilmez, diyordu. Evime gelip sabah olduğunda yolculuğumu mü’min-kâfir herkese haber verdim.İman edenlerden bâzıları irtidat ettiler (Dinden döndüler).Çoğu mü’minlerin îmanı daha çok kuvvet kazandı. Kâfirler şaşkına döndüler.Ne şekilde hareket edeceklerini bilemediler.Bunlardan bir kısmı Ebûbekir’e koşmuşlar: (6) - Senin arkadaşın neler söylüyor, göklere çıktığını iddia ediyor, ne dersin? Demişler. O: - Eğer bunu o haber vermişse doğrudur.Ben hergün ona bir meleğin gelerek haber getirdiğine de inanıyorum, buna niye inanmayayım? Deyince kâfirler: - Demek onu hâlâ tasdik ediyor musun? Diye mukabele edince: Evet, onu her zamanki gibi belki daha fazla tasdik ediyorum, cevabını verince kendisine “Sıddîk” lâkâbını verdim.” (*) (Buhari, Salât, 8; Bed’ü’l-halk, 6; Mi’râc, 42; Tevhid, 37; Menakıb, 41; Müslim, İman, 75; Şevkânî, 5/123/124; Taberî, 15/5) (**) Kaynak: İsmail Coşar ’Kadir Gecesi ve Kandillerimiz’+Ebu Said-i Hudrî (***) İbnu Abbas (radıyallâhu anhümâ)'a nisbetinin sahih olduğu bilhassa tasrih edilen bir (Hadis-i Şerifte) şöyle buyrulduğu ifade edilen: "Yedi arz vardır. Her arzda sizin peygamberiniz gibi bir peygamber, Âdeminiz gibi bir Âdem, Nuhunuz gibi bir Nuh, İbrahiminiz gibi bir İbrahim, İsâ gibi bir İsa vardır." …..mealinde bir hadis var mıdır? Varsa bunu nasıl anlamalıyız? Soruda işaret edilen hadisin kaynağı doğrudur. Hadisi, İbn Cerir, Beyhakî, İbn Ebi Hatim ve Hakim rivayet etmiştir.(bk. Alusî, 28/142-143). Hakim bu hadisin sahih olduğunu söylemiş ve Zehebî de onu tasdik etmiştir.(bk. Hakim, Müstedrek-Zehebi’nin Telhis’i ile birlikte- 2/493). Ancak Alusî’ye göre, Zehebî bu hadisin senedini sahih, fakat kendisini şaz (zayıf hadisin bir çeşidi) olarak değerlendirmiştir. (Alusî, a.g.e). Ebu Hayyan bu hadisin kesin uydurma olduğunu söylemiştir. (bk. Ebu Hayyan, el-Bahr, Talak Suresinin 12. ayetinin tefsiri). Gerek Kur'an-ı Kerim, gerekse hadisi şerifler ve gerekse bugünkü ilmin ulaştığı seviye içinde, insanın yaşadığı başka bir dünyanın ya da dünyaların varlığından söz etmemektedir. Kur'an-ı Kerim semanın yedi kat olduğunu ifade etmektedirler. Peygamberimiz (asv) de miraç hadisesinde bu katlarda bulunan peygamberleri ziyaret etmiştir. Arap literatüründe 7, 70, 700 gibi tabirler çokluğu ifade etmektedirler. Buna göre eğer yukarıda verilen rivayeti doğru kabul edersek, bunu diğer gezegenlerin yapısına uygun ruhaniyetin bulunabileceği şeklinde anlamak mümkündür. Çünkü cinler, melaikeler ve sair ruhaniyetin varlığı dinen de kabul edilmektedir. Hayat derken de sadece insan hayatı şeklinde düşünmemek gerekir. Yaşam manasında bu ifadeyi değerlendirirsek daha doğru olur kanaatindeyiz. Ayrıca kâinatta insan hayatının devam etmesine uygun olarak yaratılmış başka dünyaların varlığını anlamak da mümkündür. Diğer taraftan bu rivayet, bu dünyada olan işlerin kâinatın diğer âlemlerinde yansıdığını anlatmak için de söylenmiş olabilir. Diğer taraftan ‘YEDİ KAT GÖK’, ‘KÜRSÎ’ VE ‘ARŞ’ın büyüklüğü vede birbirine nisbeti konusunda şu hadis-i şerif te çok dikkat çekicidir: “Yâ Eba Zer! Yedi kat göğün Kürsî'ye olan nispeti, ancak geniş düzlük bir arazide (bir çölde) bırakılmış bir halka gibidir. Arşın Kürsî'ye büyüklüğü /üstünlüğü ise bu geniş düzlük arazinin halkaya olan büyüklüğü, üstünlüğü gibidir." (Bk. Taberî, Kurtubî, İbn Kesir, Ayete’l-Kürsî tefsiri; Beyhaki, eEsma ve’s-Sıfat, h. no:861,862; Kenzu’l-Ummal, h. no:44158) (7) MELİH’İN SON YORUMU: Peygamberimiz (SAV), Mir’ac’a çıkışını anlattığı sahih hadis’inde malum; Burak, Mi’rac, her kat semânın görevli Meleklerinin Kanatları, Cebrâil (A.S.) ve RefRef olmak üzere 5 çeşit vasıtaya bindiğinden ve Hz. Cebrail’in refakatinde 7 kat sema’dan geçerek (kürsü ve arş’tan sonraki) Sidre-i Münteha’ya ulaştığından bahseder. Hadis-i Şerif’in devamından öğrendiğimiz kadarıyla Peygamberimiz (SAV), bu yolculuğunda; Sidre-i Müntehâ’dan sonra Hz. Cebrail’in dahi gidemediği ve dolayısıyla yaratılmış hiçbir varlığın ulaşamadığı son noktaya vararak Allah’u Teâlâ (CC) ile bizzat görüşmüş vede konuşmuştur. Gerek Mi’rac hadis-i şerif’indeki “7 kat sema“ dan ve gerekse bu hadis-i şerif’teki “7 kat arz“ dan kastın; ışık hızı (zaman boyutu) ve onun katlarındaki bir hızla ulaşılabilecek düşünce ve diğer üst kademe boyutlar vede [Karşılıklı iki ayna arasında bulunan bir cismin arka arkaya görüntüleri gibi] bu boyutlardaki insanların ruhaniyetlerinin gelecekteki temessülleri oldukları (Allah’u Âlem) anlaşılmaktadır. (8)

Salam aleykum LÜTFEN YARDIMCI

Salam aleykum LÜTFEN YARDIMCI OLUN! İsra suresi 1. ayet şöyle: سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِّنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ Buradakı Esra-(أَسْرَى) kelimesi nedir? Kilit nokta orada bence. Hatta surenin ismi de onunla alakalandırılıyor. Benim anladığım kadar bu kelime YÜRÜTEN, GÖTÜREN olarak çevriliyor.Bende bu kelimenin ne olduğunu araştırmağa başladım. Tabii ki, de KURANDAN. Buradakı Esra-(أَسْرَى) kelimesi Kuranda yalnızca 3 kere geçiyor. 8/67; 8/70 ve 17/1. Üç ayetin üçünde de Esra-(أَسْرَى) kelimesi olduğu kimi hiç bir harake ve ya harf farkı olmadan geçiyor. مَا كَانَ لِنَبِيٍّ أَن يَكُونَ لَهُ أَسْرَى حَتَّى يُثْخِنَ فِي الأَرْضِ تُرِيدُونَ عَرَضَ الدُّنْيَا وَاللّهُ يُرِيدُ الآخِرَةَ وَاللّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ 8/67 يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ قُل لِّمَن فِي أَيْدِيكُم مِّنَ الأَسْرَى إِن يَعْلَمِ اللّهُ فِي قُلُوبِكُمْ خَيْرًا يُؤْتِكُمْ خَيْرًا مِّمَّا أُخِذَ مِنكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ 8/70 ÇOK ÖNEMLİ SORU: Neden bu iki ayetde Esra-(أَسْرَى) kelimesi ESİRLER diye çevriliyor. Fakat İsra suresi 1. ayetde aynı kelime hiç bir fark yokken başka şekilde çevriliyor. Ve ben bunu anlayamıyorum. Acaba İsra suresi 1. ayetin meali şöyle ola bilirmi? Sübhandır O ki, geceleyin (leylen) ESİRLERİ kulu ile Mescidi Haramdan Mescidi Aksaya (götürdü)… İsra suresinin devamındakı ayetler hz. Musadan bahsetdiyine göre buradakı kul-Musa, esirler- kavmi ola bilir diye düşünüyorum. Arkadaşlar lütfen yorumlarınızı bekliyorum. Tereddütdeyim ve anlamak istiyorum. SAYGILARLA

Selamün Aleyküm, dün akşam

Selamün Aleyküm, dün akşam miraç kandili vesilesiyle camiye küçükçekmece müftüsü gelmişti. Tam da senin sorduğun ESRA nedir nerden gelir diye açıklamalarda bulundu. Esra Geceleyin ibadet eden demektir. Bu da Hz. Yakup A.s. ın geceleyin çokça ibadet etmesinden dolayı Esra lakabıyla anıldığını ve zamanla ismi değişerek israil olduğunu söylemiştir. ve israil ile arapların amca çocukları olduğunuda söylemiştir. İsra kuranda israiloğulları için kullanılmış olabilir. selamün aleyküm

Çevirene sormak lazım kardes.

Çevirene sormak lazım kardes. Ama sen olayı direk Hz. Musa ya nasıl bağladın şaşırdım. Bende Hz. Yusuf a bağlayayim o zaman. Malum mısra göç olayı. O da olmasa işi Hz. Ibrahim bile baglarim bilirsin Mekke ile Kudüs arasında gidip gelmiştir. (Burak la değil ama).

Namazda okunan tahiyyat

Namazda okunan tahiyyat duasının Miraç'da vuku bulduğuna dair deliliniz nedir? Bu konuda bir hadis veya güvenilir rivayet varsa yazabilirmisiniz? Ama asırlar sonra yaşamış Said Nursi'nin anlatımını delil diye sunmayın. Teşekkür ederim.

Miraç olayının özeti

Miraç olayının özeti Ettehiyyatü duasıdır. bundan daha büyük delil ne olabilir.

Said Nursi yi veya daha

Said Nursi yi veya daha başkasını delil getirmeyeceksek olayı nasıl izah edeceğiz. Işık fotonlarini anlat ama einstein dan olmasın . Iyi de adam bu konuya senden benden çok çalışmış biliyor. Şundan delil getir bundan getirme yanlış. Sen kimden istiyorsun onu bize söyle.

Bazı tefsir ve fıkıh

Bazı tefsir ve fıkıh kitaplarında Tahiyyat duasıyla irtibat kurularak Resûl-i Ekrem'in (asm) Mi‘rac gecesinde tahiyyat, salavat ve tayyibat kelimeleriyle Cenâb-ı Hakk’a tâzimde bulunduğu, O’nun da buna selâm, rahmet ve berekât kelimeleriyle mukabele ettiği, Resûlullah’ın (asm) gördüğü bu iltifat karşısında selâmın bütün peygamberler, melekler ve insanlar üzerine olmasını temenni ettiği, bunun üzerine bütün meleklerin kelime-i şehâdeti söyledikleri kaydedilir (meselâ bk. Kurtubî, Tefsir, III, 425; İbn Nüceym, el-Baĥrü’r-râǿiķ, Kahire 1311, I, 342-343) Bu sebeple teşehhüd duasını okumanın, kulun mi‘racla sıkı bağı bulunan namaz ibadetinin belirli bölümlerinde (ka‘deler) mi‘rac gecesinde gerçekleşen bu olayın hâtırasını yâdetmesi ve bu vesileyle Allah’a tâzimlerini sunması, Resûlullah’a selâmlarını ve bağlılığını bildirmesi, Allah’ın kendisine, cemaate, meleklere ve sâlih kullara rahmetle muamele etmesini dilemesi gibi bir anlam taşıdığı yorumu yapılmıştır. (TDV İslam Ansiklopedisi, Teşehhüd md.)

bu siteyi çok ama çok <3

bu siteyi çok ama çok <3 seviyorum

Her şey iyide Allah'ı görme

Her şey iyide Allah'ı görme ve bizzat konuşma rivayeti bana çok mantıklı gelmiyor. İnsanı çok yüceltmek değil mi bu? "Sonunda O'na döneceğiz" ama konuşmak ve görme... nasıl mümkün olabilir bir yaratılmış peygamberin, yaratılmamışı Allah'ı görmesi?