Uhud

 

Uhud bir dağdır. Medine’nin kuzeyinde… Rengi kırmızımsı, Medine’ye uzaklığı beş km. kadar… Mutluluk Çağı’nın en acılı günlerinden, en ağır sınavlarından birine şahit olmuş bir dağdır Uhud…

Bedir’de Müslümanların elinden kurtulan kervanın bütünü, Uhud savaşı için harcanır. Tam elli bin dinar. Bin kişi Mekke’den çıkar. İki bin kişi de Arap çölünden paralı asker olarak toplanır. Ve üç bin kişilik bir ordu düzülür. En iyi şekilde silahlandırılır. Hepsi bindirilmiş durumdadır. Üç bin kişilik orduda üç binden fazla deve, iki yüz de at vardır. Kur’an, bu gayretlere: “Kâfirler, mallarını, insanları ALLAH yolundan alıkoymak için harcıyorlar. Daha da harcayacaklar. Ama sonunda bu, onlar için bir yürek acısı olacak ve yenilgiye uğrayacaklardır. Kâfirler Cehennem’e toplanacaklardır.” (8/Enfal:36) ayetleriyle yer verir.

Ve sürekli birbirlerini Müslümanlara karşı kışkırtırlar. Mızrak atmadaki ustalığıyla ünlü zenci köle Vahşi, Bedir’de Mekke’nin önde gelenlerini kırıp geçirmiş olan Hz. Hamza’yı öldürme karşılığında, azad edilme garantisi alır. Ebu Cehil’in ölümünden beri Mekke’nin efendisi durumunda olan Ebu Süfyan’ın karısı Hind ise Vahşi ile her karşılaştığında: “Ey Vahşi! Şifa ver şifalan!” der. Kışkırtılan Vahşi, şifa Hz. Hamza’nın katlidir. 

Bedir sonrası gizlice Müslüman olan Hz. Abbas, Mekke’de Hz. Muhammed’in casusluğunu yapar. Medine’nin olup bitenlerden zamanında haberdar olmasını sağlayıp, baskına uğramalarına engel olur. Hz. Muhammed, onun bu gayretlerini: “Sen bulunduğun yerde daha güzel cihad etmektesin. Senin Mekke’de oturman daha hayırlıdır!” diyerek takdir eder. Stratejik hizmetlerin ne kadar önemli olduğuna, bütün ümmetinin dikkatini çeker.

Mekke’den Medine’ye doğru harekete geçen putperest ordusu, yolda, Hz. Muhammed’in annesinin mezarını açıp, kemiklerini parçalamaya kalkışır. Başı çeken Hind’dir. O da başka kadınlarla birlikte Mekke ordusundadır. Son anda bazı yaşlılar, bu girişime engel olur: “Araplar arasında kötü bir adet başlatmayalım!” derler. Mekke ordusu işte böyle bir “ordu”dur.

Müslümanlar da Medine’de hazırlanmaktadır. O günlerde Hz. Muhammed bir rüya görür: “ALLAH’a yemin olsun ki,” der, “ben hayırlı bir rüya gördüm. Bir sığır boğazlanmıştı. Kılıcımın ağzı kırılmıştı ve ben elimi bir zırhın içine sokmuştum.” Ve rüyayı tabir eder: “Sığırın boğazlanması, ashabımdan bazılarının şehid olacaklarına; kılıcımın kırılması, yakınlarımdan birinin de şehid olacağına, zırh ise Medine’ye işarettir.” Gelen putperest ordusuna karşı Medine’de kalıp, savunma savaşı yapmayı teklif eder. 

Fakat teklif Müslüman gençlerden destek görmez. Onların deli akan kanları, savaş meydanında yüz yüze, kılıç kılıca yapılacak bir hesaplaşmadan yanadır. Ateşlerini ancak böyle bir çatışma söndürebilecektir. Hz. Hamza’nın da aralarında bulunduğu birçok Müslüman, ALLAH’tan sadece şehitlik istediklerini, şehirde yapılacak bir savunma savaşında ise bunun çok zayıf bir ihtimal olacağını söyleyip, Hz. Muhammed’den bu isteklerine engel olmamasını rica ederler. O da bu isteklerin hem niteliği hem de niceliği karşısında ısrar etmez, teklifini geri alır. Evine girip zırhını kuşanır. Bu arada Müslümanların önde gelenleri, gençleri ve heyecanlı savaşçıları kınar, yanlışlarını yüzlerine vurur: “O, arzusuna göre konuşmuyor.” (53/Necm:3) ayetini okurlar. Herkes pişmandır. Ve evinden zırhını kuşanmış olarak çıkan Hz. Muhammed’den özür dileyip, kayıtsız şartsız kendisinin emrine tabi olduklarını söylerler. Fakat artık çok geçtir. Hz. Muhammed’in cevabı bir Mü’min ve hele bir peygamber için onur ve istikrarın ne denli önemli olduğuna dikkat çeker: “Bir peygamber zırhını giyindikten sonra, ALLAH, düşmanlarıyla onun arasında hükmünü vermedikçe, o zırhı sırtından çıkartmaz. Bundan sonrasında ben size ne söylersem, onu yapmaya çalışın ve şimdi ALLAH’ın ismiyle yürüyün. Sabredip, direnirseniz ALLAH’ın yardımı sizinledir.”

İslam ordusu bin kişiden ibarettir. Yani Bedir’deki üçte birlik oran yine korunmuştur. Yaşları küçük olanlar, Medine’deki kadınları ve çocukları korumak üzere yoldan geri çevrilir. Ordu, Uhud dağının önündeki ovada mevzilenip, putperestleri beklemeye koyulur.

Ve savaştan önce hiç hesapta olmayan bir sınav yaşanır. Başlarını Abdullah b. Ubeyy’in çektiği münafıklar: “Ey insanlar! Biz burada kendimizi niçin öldürteceğiz?” diyerek geri döner. Sayıları üç yüz civarındadır. Şimdi İslam ordusu gerçekten “İslam ordusu” olmuş ve yedi yüz kişi kalmıştır. ALLAH o pisliklerin Uhud gibi bir onura ortak olmasına razı gelmemiştir. Sayılarının iyice azaldığını gören bazı sahabiler Hz. Muhammed’e, müttefik yahudi kabilelerinden yardım istemeyi teklif eder. O: “Bizim onlara ihtiyacımız yok!” diyerek teklifi reddeder. Bir pisliğin açığı, başka bir pislikle kapatılmayacaktır.

Hz. Muhammed ordusunu savaş düzenine sokar, son emirlerini verir: “Hiç kimse benden savaş emri almadıkça harekete geçmesin!” Elli kişilik bir okçu birliğini ayırıp, ordunun gerisinde bulunan Ayneyn tepesine yerleştirir: “Benden emir almadıkça” der, “bizim düşmanı tamamen yenip, ganimetlerini topladığımızı ya da yenilip, cenazelerimizin kuşlar tarafından parçalandığını görseniz bile, bu tepeyi terk etmeyeceksiniz!” Amaç arkadan kuşatılmayı önlemektir. Ve ALLAH’ın takdiri, savaşın kaderi bu tepede belli olacaktır.

Müslümanların Uhud’taki parolası “Emit! Emit! (Öldür! Öldür!)” tir.

Savaş, aynen Bedir’de olduğu gibi sabahın erken saatlerinde başlar ve kısa bir sürede Müslümanların lehine döner. Yedi yüz kişi, üç bin kişiyi dağıtmış ve kovalamaya başlamıştır. Putperest sancaktarları arka arkaya öldürülmektedir. Halid b. Velid komutasındaki süvariler, defalarca Müslümanları arkadan çevirmeye teşebbüs etmiş ve her defasında Hz. Muhammed’in Ayneyn tepesine yerleştirdiği elli okçu tarafından püskürtülmüştür.

Bu arada Müslümanların arasında bulunan İran kökenli bir sahabi dövüşürken: “Al bunu da ben Farslı köleden!” der ve bunu duyan Hz. Muhammed tarafından uyarılır: “Sen Farslı demesen de Ensar desen olmaz mı?!” Hz. Muhammed, Müslümanların İslami olmayan değerlerle övünmelerine savaş meydanında bile izin vermemektedir. Hele bunlar ırkçılık kokan şeyler olursa… 

Mekke ordusunun geri çekilişi kısa sürede bir bozguna dönüşür. Kadını ve erkeğiyle, o üç bin kişilik ordu, can havliyle kaçmaya başlar. Medineli Müslümanlarından Bera b. Azib o anları: “ALLAH’a yemin olsun ki, putperest kadınları elbiselerini toplamışlar, bacaklarındaki halhalları, baldırları görünerek son hızla koşuşuyorlardı.” diyerek anlatacaktır. 

Müslümanlar “artık zafer kazanıldı” düşüncesine kapılır. Birçok insan bozulmuş düşmanı takip etmeyi bırakarak, ganimetleri toplamaya başlar. Ayneyn tepesindeki okçuların büyük kısmı da kendilerine yapılan uyarıları unutmuş ve görev yerlerini terk ederek, ovaya ganimet toplayanların arasına inmiştir. Bu gaflet, Mekke süvari birliğinin komutanı ve bir savaş dehası olan Halid b. Velid’e, beklediği fırsatı verir. Ve İslam ordusu arkadan çevrilir. Dakikalar içinde savaşın kaderi tersine döner. ALLAH’ın takdiri yerini bulur. Ganimet için savaş düzenini terk etmiş bulunan Müslümanların, Halid b. Velid komutasındaki süvariler tarafından arkadan kuşatıldığının farkına varan Mekke ordusunun ana kütlesi de kaçışmayı bırakır ve geri dönüp Müslümanları iki ateş arasına alır. 

Hz. Hamza, planlandığı üzere Vahşi tarafından mızraklanarak şehid edilir. Kısa sürede onlarca Müslüman Hz. Hamza’yı takip eder.

Hz. Muhammed dağılmakta olan ordusunu: “ALLAH’ın kulları bana gelin! ALLAH’ın kulları bana gelin!” diyerek kendi etrafında toplanmaya çağırır. Ve kendisine katılanlarla birlikte Uhud dağının eteklerine doğru geri çekilir. Uhud savaşının en sıkıntılı dakikaları işte o anlar olur. Artık putperestlerin hedefi doğrudan Hz. Muhammed’in kendisidir. 

Ve onun etrafında canlı kalkan olan bir avuç Müslümanın fedakârlıkları, Uhud savaşını bir destan haline dönüştürecektir.

Tam o sıralarda bir de “Hz. Muhammed öldürüldü” dedikodusu çıkar ve bu Müslümanlar için sınav içinde sınav olur. Sa’d b. Rebi, bu iddia karşısında: “Ben Muhammed’in Rabbi tarafından verilen elçilik görevini yaptığına şehadet ederim.” der ve ekler, “Eğer Muhammed öldürülmüşse, ALLAH Hayy ve Layemut’tur, ölümsüzdür.” Sonra Uhud’un bir köşesinde toprağa düşer. Ağır yaralıdır. Son sözlerini arkadaşı Muhammed b. Mesleme’ye fısıldar: “ALLAH’ın Elçisine selamımı söyle! Ve ona ölmeden önce Cennet’in kokusunu aldığımı söyle. Arkadaşlarımıza da de ki, kirpiklerinizi açıp kapatacak kadar gücünüz olduğu halde ALLAH’ın Elçisine sahip çıkmaz, onu korumazsanız, yarın ahirette ALLAH’a verecek bir cevabınız da olmaz!” Ve sonra Sa’d, ALLAH’a yürür.

Enes b. Nadr, Hz. Muhammed’in şehid edildiğini duyunca, geri çekilmekte olan Müslümanlara seslenir: “Onun yaşamadığı bir dünyada yaşayıp da ne yapacaksınız?!” Ardından kılıcının kınını kırar ki bu davranış, ölme kararlılığını dile getirmektedir ve tek başına Mekke ordusunun içine dalar. Bu sırada o da Sa’d gibi: “ALLAH’a yemin olsun ki ben, şu anda Uhud dağının ötesinden, Cennet’in kokusunu alıyorum!” der. Akşam Medine’ye getirilen cenazesi, saatler sonra kız kardeşi tarafından ve ancak tırnaklarındaki kına sayesinde teşhis edilebilir. Enes’in yüzünde ve vücudunda seksenden fazla yara vardır.

Hz. Ömer ve kardeşi Zeyd, ellerindeki tek zırhı birbirlerine giydirebilmek için karşılıklı yemin ederler. Her ikisinin de amacı şehid olabilmektir. Çünkü artık Hz. Muhammed’in yaşamadığı bir dünyada, onlar da yaşamak istemezler.

O gün, Mekke ordusu tarafından Uhud eteklerindeki, Hz. Muhammed’e doğru yağdırılan oklar karşısında, onlarca sahabi kendisini canlı kalkan yapar. Bunlardan biri Sehl b. Huneyf’tir. Sehl, bir ara o ok yağmuru karşısında pasif canlı kalkan olmanın da yetersiz kaldığını görür ve bir hile düşünür. Çok daha net bir hedef oluşturacağı bir kayanın üzerine fırlayarak, avazı çıktığı kadar bağırır: “Oklarınızı kayanın üstündekine atın!” O kargaşada, bunun kendi taraflarından verilen bir emir olduğunu zanneden bütün putperest okçuları, Sehl’i nişan alır. Birkaç dakika içinde vücuduna saplanan oklardan Sehl’in elbisesi görünmez hale gelir. Sehl, şehid düşer, peygamberi kurtulur.

Erkeklerin yetmediği yerde bir hanım sahabi, Nesibe de kalkan olur. Bir kılıç darbesi kolunu omuzundan kopartacak hale getirir. Nesibe’nin o haline bakan Hz. Muhammed, ALLAH’a dua eder: “ALLAH’ım! Beni Nesibe’den ve onun ailesinden ayırma!” 

İki ok Hz. Muhammed’in yüzünü koruyan demir miğferin halkalarına çarpar. Kırılan halkalar, diş etine saplanır. Yüzünden oluk oluk kan akmaya başlar. Bu görüntüyü yüreği kaldırmayan Ebu Ubeyde b. Cerrah halkaları çıkarmaya çalışır. Eliyle asıldığı taktirde peygamberinin canının çok acıyacağını anlayınca da usul usul çıkartabilmek için dişleriyle çeker. Başarılı olur ama bu arada iki ön dişini de kaybeder. Ve ondan sonra ölünceye kadar konuşması biraz tuhaflaşır. Ön dişleri olmadığı için bol bol “S” sesi çıkarır. Bu hali insanların tebessüm etmelerine sebep olur. Ve muhtemeldir bu durum, ALLAH’ın daha çok hoşuna gider. Tıpkı iftar zamanı, oruçlu Müslümanın ağız kokusunun daha çok hoşuna gitmesi gibi.

O günün canlı kalkanlarından on kişi şehid düşer. Bunlardan biri de Ziyad b. Seken’dir. Ziyad’ın ölüm derecesinde yaralandığını gören Hz. Muhammed: “Onu yanıma getirin!” der. Ve ayağını, başına yastık yapar. İkisi de gözlerini birbirine diker. Hz. Muhammed bir yandan Ziyad’ın kanlı başını okşar, bir yandan da ağlar. Ziyad, peygamberinin yüzünü okşayan elini öpüp koklarken ALLAH’a yürür.

Uhud’da canlı kalkan olanların zirvesini Mus’ab b. Umeyr oluşturur. Uhud dağı eteğinde, Hz. Muhammed’e giden bir patikanın başını tutmuş olan Mus’ab’ın karşısına, İbn Kamia isminde bir insan azmanı dikilir. Önce kıyasıya vuruşurlar. Senelerdir bir deri bir kemik olan Mus’ab, sonunda yorulur, güçten düşer. İbn Kamia’nın omuzuna indirdiği hamleyi karşılayamaz ve kolunu kaybeder. Kılıcı yere atar, sancağı yakalar. Az sonra aynı şey diğer kolunun da başını gelir. Kolsuz kalmış olan Mus’ab, peygamberinin eliyle bağlanıp ona teslim edilmiş olan sancağı düşürmemek için bacaklarıyla tutmaya çalışırken, istemeden başını öne doğru uzatmış bulunur. Adeta “bir bu kaldı bunu da al!” der gibidir. Ve İbn Kamia’nın kılıcı, bu kez de boynuna iner. Mus’ab, iki kol, bir baş ve bir gövde halinde dörde ayrılmış olarak Uhud toprağına düşer. Akşamüstü Hz. Muhammed savaş meydanını gezerken, Mus’ab’ın toprağa gömülmüş olan başını işaret ederek, yanındakilere sorar: “Mus’ab niçin başını toprağa gömmüş biliyor musunuz?” “ALLAH ve ALLAH’ın Rasulü bilir!” “İki sebepten: Bir, o bana gelen yolda son koruyucuydu ve kendisi de aşılınca, benim başıma bir şey gelebileceğini düşündü, o olayı görmemek için yüzünü toprağa gömmek istedi. İki, dünyadan ayrılıp ALLAH’ın huzuruna vardığında, Alemlerin Rabbi kendisine: ‘Ey Mus’ab! Muhammed’i kime bıraktın da geldin?’ derse, verecek bir cevabı olmadığı için mahcubiyetinden yüzünü saklamak istedi.” Kahramanlık kavramını anlamsızlaştıran Mus’ab için, gömülürken bütün vücudunu örtecek bir kefen bile bulamazlar. Kendi elbisesiyle kefenlenir. O da ancak vücudunun yarısını örter. Açık kalan yerleri “ızhır” otuyla kapatırlar. ALLAH davası yolunda çöle düşen Mus’ab’a, aynı çölün otu kefen olur.

O gün, Hz. Muhammed sevgisinde, Mus’ab’ın derecesini yakalamış bir kadın sahabi de vardır: Sümeyra. Sabah ordu Medine’den ayrılırken, o orduda asker olan beş en yakın erkeğin tek tek karşılarına geçmiş ve hepsine de aynı nasihati etmiştir. Bunlar, babası, kocası, ağabeyi ve iki oğludur. Demiştir ki onlara Medine’li Sümeyra: “ALLAH korusun, bugün Hz. Muhammed’e bir şey olursa, sen sakın canlı olarak Medine’ye dönme! Eğer dönersen…” Hepsine de tek tek der ki: “Artık senin bir kızın yok… Artık senin bir eşin yok… Artık senin bir bacın yok… Ve artık senin bir anan yok!” Ve sonraki saatlerde o yalan haber Medine’ye de varır: Hz. Muhammed şehit oldu! Ne yapacağını bilemez Sümeyra… Beş kilometreyi deli gibi koşar, Uhud ovasına dalar. Haykırışları çölün göğünü yırtar: “Muhammed nerede? Ona ne oldu?” Savaş bitmiş, Mekke ordusu uzaklaşmıştır. Sümeyra’yı tanıyan sahabiler kendisine bir cenaze gösterir: “Sümeyra! Bak baban!” derler. Onun cevabı: “Muhammed nerede?” olur. Kaderin cilvesi o gün Sümeyra’nın beş erkeği de Hz. Muhammed’in davasının haklılığının somut birer delili olarak cansız, Uhud toprağında yatmaktadır. Ve o gün Sümeyra, kendisine her: “Sümeyra bak!...” seslenişini aynı cevapla karşılamıştır: “Muhammed nerede? Ona ne oldu?” Sonunda Uhud dağının eteklerinde yaralı ama sağ, peygamberinin dizlerine kapanıp da o haberin bir yalan olduğunu anladığı zaman ağzından dökülenler, Sümeyra’ya Mus’ab rütbesi kazandırır: “Ey ALLAH’ın Elçisi! Değil mi ki sen sağsın artık bütün acılar hafif kalır!”     

Canlı kalkanlar Hz. Muhammed’i ölümden korur fakat yaralanmaktan kurtaramaz. Yanağı ve damağı yarılır. Yüzü, vücudu kan içinde kalır. O durumdayken kendisine: “Sana bunları yapanlara beddua et!” diyen sahabilerini dinlemez: “ALLAH’ım bana bunları yapanları affet çünkü bilmiyorlar!” diye dua eder. Aynı sırada elleriyle de kanını vücuduna sürer, yere damlamasına engel olur. Çünkü ALLAH’ın kanunudur, bir toplum kendilerine rahmet olarak gönderilen peygamberi, kanı toprağa damlayacak ölçüde yaralar ise kendilerine mehil verilmez; o anda ve toptan yok edilir. Kızı Hz. Fatıma bir hasırı yakar ve külünü yaraya bastırarak kanı durdurur. O gün Hz. Muhammed’in üzerine yetmişten fazla kılıç savrulmuştur.

Savaş meydanını ellerine geçiren putperestler, Müslümanların cenazelerine “müsle” yapar. Yani iç organlarını kesip çıkartır, yüzlerini parçalar ve bunlardan da kadınları için kolye yaparlar. O gün Uhud’un en çalışkan müslecileri, putperest kadınlar olur. Başlarında da Ebu Süfyan’ın karısı Hind. Hind, Bedir’de babasını öldürmüş olan Hz. Hamza’nın cenazesine yapmadığını bırakmaz. Bütün yüzünü parçalar, tanınmayacak hale getirir. Aslan avcısının burnunu ve kulaklarını gerdanlık yapıp, boynuna asar. Ciğerini çıkartıp, dişleriyle parçalar. Uğraşır fakat yutamaz, dışarı tükürür.

O gün akşamüstü, Mekke ordusu uzaklaşıp da Müslümanlar Uhud ovasına indiklerinde, amcasını o halde gören Hz. Muhammed hıçkırarak ağlar ve Hz. Hamza’ya bakarak: “Hiçbir zaman senin uğradığın gibi bir musibete uğranmayacaktır!” der.

Ve Hz. Muhammed’in yüreğini kavuran amca acısı, Medine’ye dönüldükten sonra da devam eder. Aynı gün akşamüstü, amcasının tek göz evinin kapalı kapısı Hz. Muhammed’in içini cız ettirir. O sırada bütün Medine “vah vah” diyerek şehidlerine ağlamaktadır. Ve Medine’de hiçbir yakını bulunmayan Hz. Hamza’nın hiç ağlayanı yoktur. Bir yanda o tek göz kulübeciğin boynu bükük, mahzun hali, bir yanda “vah Hamza” diyen bir tek sesin bile olmayışı… “Uhud yemiş” mahzun, yaralı peygamberi iki büklüm eder. Dayanamaz, ağzından bir fısıltı dökülür: “Ama Hamza’nın hiç ağlayanı yok!” Fısıltı duyulur. Sahabiler kendi yaralarını, acılarını unutur. Bütün Medine Hz. Muhammed’in acısına koşar, ortak olur. Ensar’ın önde gelenleri evleri tek tek dolaşır. Şehitlerine ağıt yakmakta olan kadınlar, kızlar toplanır. Hamza’nın evinin önüne getirilir. Ve onlara: “Şimdi ağlayın!” denir, “Hamza için ağlayın. Ciğerleriniz kuruyuncaya, yürekleriniz çatlayıncaya kadar ağlayın!” Ve o gece bütün Medine tek ses olur. Top gürültüsü gibi, yıldırım sesi gibi bir tek ses: “Vah Hamza, vah Hamza!” Ve bu ağıt Ümmet-i Muhammed tarafından bir sünnet olarak benimsenecek, yüzlerce yıl şehid yakınları, kendi şehidlerinden önce: “Vah Hamza!” deyip, ilk önce ona ağlayacaktır.    

Sayısı yetmiş iki olan Uhud şehidleri, üzerlerindeki kanlı elbiselerle ve çoğu şehid düştükleri yerlere gömülür. Dünyada birbirlerini sevenler, yakın arkadaş olanlar aynı mezara, yan yana konur. Başta Hz. Hamza, çoğu için elbiselerinin açık bıraktığı yerlerini örtmeye tam bir kefen bulunamaz, hepsi Mus’ab gibi cenazeleri otla kapatılarak gömülür. Hz. Muhammed, onlar hakkında: “Uhud şehidlerinin ALLAH yolunda can verdiklerine Kıyamet Günü bizzat ben tanıklık edeceğim!” der ve ekler: “Onlar Mahşer Meydanı’na, yaralarından misk kokan bir kan akarak gelecekler.”  Yine Hz. Muhammed’den öğreniriz ki, Uhud şehidleri, yeşil kuşlar şeklinde ALLAH’ın huzuruna çıktıklarında, gördükleri Cennet nimetlerini anlatabilmek için geçici olarak dünyaya geri dönmek isterler. ALLAH, kendilerine bu isteklerinin Kur’an ayetleri olarak yerine getirileceğini söyler. Böylece sadece sahabilere değil, kıyamete kadar gelecek bütün Mü’minlere seslenilmiş olacaktır:

“ALLAH yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Hayır! Onlar diridirler. Rableri katında yaşarlar, rızıklanırlar. ALLAH’ın, keremiyle kendilerine verdiklerinden sevinçli olarak, geride kalıp, kendilerine yetişemeyenlere, onlar için bir korku ve üzüntü olmadığını müjdelerler. Onlar, ALLAH’ın nimetine, lütfuna ve ALLAH’ın Mü’minlerin kazancını zayi etmeyeceğine sevinirler.” (3/Al-i İmran:169-171)

Artık Uhud şehidleri Kıyamete kadar Müslümanların en mübarek ziyaretgâhlarından biri olur. Hz. Fatıma, büyük amcası Hz. Hamza’nın mezarına iki-üç günde bir gelir, ağlar, dua eder, kabri elleriyle düzeltir. Hz. Muhammed onları hiç unutmaz, vefatına kadar her Perşembe ziyaretlerine gider.

Kırk altı sene sonra sel yatağından korunmaları için mezarları açıp, başka bir yere taşımak gerektiğinde, insanlar görürler ki hepsi bir dakika önce gömülmüş gibidir. Abdullah b. Amr gibi bazısının eli yarasının üstünden kaldırıldığında yara tekrar kanamaya başlar. Mezarlar açılınca bütün Uhud’u keskin bir misk kokusu bürür. 

 

Uhud günü, Müslümanların tarihlerinde en acı günlerden biri olarak yerini alır ve bir dönüm noktası olur. Hz. Muhammed o gün için: “ALLAH bize fetih nasip edinceye kadar, putperestler bizi bir daha bunun gibi bir musibete uğratamayacaklar.” der.

Uhud’da Müslümanların yaşadığı bu acı ve yenilginin hikmetine gelince… Bu sayede sahabiler, Hz. Muhammed’e itaatsizliğe alışma tehlikesinden korunmuş, artık onun sözünden bir adım bile dışarı çıkılmaması gerektiğini anlamıştır. İkinci olarak, Müslüman olmanın bu dünyada her zaman başarıyı garanti etmediğini görüp, hayatı, yaratılışı ve kul-ALLAH ilişkisi doğru perspektife oturmuştur. Üçüncü olarak, arkadan gelecek Müslüman nesiller, hem yaşayacakları mağlubiyetlere karşı peşin bir teselliye sahip kılınmış ve “sahabiler bile yenilmişti” argümanını kazanmış ve en önemlisi mağlubiyet karşısında ne yapılması gerektiğinin dersini ve ölçüsünü en üst düzeyden, doğrudan ALLAH’ın Elçisi ve onun ashabı üzerinden almıştır. Ve Uhud sayesinde gerçek Müslümanlarla münafıklar birbirinden ayrılmıştır. 

Ertesi gün Müslümanlara psikolojik üstünlüğü yeniden kazandıran ve Uhud’u onlar için stratejik yani kalıcı sonuçları olan, gerçek bir yenilgi olmaktan çıkarıp, taktik bir mağlubiyete dönüştüren yeni bir gelişme yaşanır: Hamraü’l-Esed seferi.

Hz. Muhammed’in çağrısıyla bir gün önce Uhud’a katılmış olan herkes yeniden toplanır. Ağır yaralılar bile geri kalmaz. Toplanan altı yüzü aşkın sahabinin içinde ağır ya da hafif fakat yarası olmayan hiç kimse yoktur. Hz. Muhammed dört yerinden yaralıdır. Abdurrahman b. Avf gibi yirmi dört yerinden yaralı olanlar da vardır. Ama herkes gönüllü olarak gelir ve yeniden savaş safına girer. Son dakikada ordudan ayrılmalarıyla, sebepler açısından yenilgide ciddi bir paya sahip olan münafıklar da başları, Abdullah b. Ubey’in önderliğinde ve pişmanlık görüntüsüyle bu kez orduda yer almak isterler fakat Hz. Muhammed onları kabul etmez, geri çevirir. Düşmanı takip etmek ve böylece hiçbir ciddi zarara uğramadıkları, savaş isteklerinden de hiçbir şey kaybetmedikleri mesajını, somut olarak vermek üzere yola çıkan İslam ordusunda, yürüyemeyecek olan ağır yaralılar, hafif yaralılar tarafından sırtlanır. Ve amaç tam olarak gerçekleşir. Düşman zaferine sevinmeyi bırakıp paniğe kapılır. Putperest ordusunda: “Henüz üstünlük bizdeyken bir an önce geri dönelim!” düşüncesi hâkim olur. Bu düşünce, o gece, Hz. Muhammed’in emri üzerine her bir sahabi tarafından bir kamp ateşi yakılması ve putperestlerin kendilerinden sandıkları bir gizli Müslümanın verdiği, Hz. Muhammed’in yeni takviyelerle güçlendirilmiş çok büyük bir ordu ile Medine’den yola çıktığı, Uhud’daki yenilginin intikamını almak üzere onları aradığı gibi yalan haberlerle pekiştirilir. Hızla savuşup Mekke’ye dönerler. 

Bu arada kader Müslümanlara bir teselli sürprizi de hazırlamıştır. Bedir’de esir düşen putperestlerden Ebu Azze künyeli bir şair, fakir olduğu gerekçesiyle kurtuluş fidyesi ödemeden ve kendi de bilmediği için on Müslüman çocuğa okuma-yazma öğretme şartını da yerine getirmeden, karşılıksız olarak serbest bırakılmıştır. Ebu Azze bunun için Hz. Muhammed’e yalvarıp, gözyaşı dökmüş, çoluk çocuğunu öne sürüp: “Ben olmazsam, onlar da açlıktan ölürler!” deyip, Hz. Muhammed’i en hassas yerinden, merhametinden yakalamıştır. Ve istediğini de almıştır. Fakat bir tek şartla: Bir daha Müslümanlarla savaşmayacağına yemin etmesi karşılığında… Ama Uhud ordusu hazırlanırken Ebu Azze ganimet hırsıyla yeminini çiğner, kendi kendine: “Nasıl olsa Müslümanlar tamamen yok edilecekler…” der. Açgözlülüğün kurbanı olur. Hamraü’l-Esed seferinin, ikinci gününün sabahı da uyuyakaldığı için Mekke ordusunun yola çıkışını kaçırır ve yeniden Müslümanların eline esir düşer. Yine ağlayıp, yalvarmaya ve aynı oyunu bir kez daha oynamaya kalkışır. Hz. Muhammed ise hem ona hak ettiği cevabı verir, hem de benzer durumlar için çok önemli bir ölçü koyar: “Mü’min, bir yılanın deliğinden iki kere sokulmaz!” Sonra Ebu Azze’yi Zübeyr b. Avvam’a teslim eder. Kendisine hak ettiği muamele uygulanır.

Uhud’dan en fazla yarayla ayrılmış olan muhacir sahabilerden Abdurrahman b. Avf, seneler sonra genç Müslümanlardan birine Uhud savaşını anlatırken: “Al-i İmran Suresi’nin yüz yirminci ayetinden sonrasını oku! Bizimle Uhud’da bulunmuş gibi olursun!” diyecektir. Kur’an, Al-i İmran’ın yüz yirminci ayetinden itibaren tam altmış ayet boyunca Uhud’u anlatmaktadır. Ve bu somut durum Uhud’un Alemlerin Rabbi katındaki yerini, değerini ortaya koyan en net ölçüdür.

Yazar: 

Yorumlar