Günümüzde camilerde bulunan sakal-ı şerifler gerçekten Peygamber Efendimiz'e mi (asm) aittir? Bu kadar sakal-ı şerif günümüze kadar nasıl gelmişlerdir? Diğer taraftan bu sakal-ı şerifleri ziyaret etmek bid'at değil midir?

Peygamber Efendimizin (asm) mübarek sakalına veya saçına genel bir kavram olarak sakal-ı şerif veya lıhye-i şerif denilir.

Efendimizin (asm) tıraş olurken, kestiği mübarek sakal tellerini bazen sahabelere teberrüken verdiği rivayet olunmuştur. Bununla beraber Efendimize (asv) ait her şeyi titizlikle muhafaza eden sahabeler, Efendimiz (asm) tıraş oldukça sadece sakallarından değil saçından kesilen mübarek tüyleri de muhafaza etmişlerdir.

Bazı rivayetlerde belirtildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s.) hicretten sonra saçlarını, birisi Hudeybiye senesi ihramdan çıkarken, diğeri umre haccını kaza ederken, üçüncüsü de "Veda haccı"ndan sonra olmak üzere, üç defa kestirmişti.(1) Kesilen saçları asla zayi edilmemiş, ashâb tarafından alınıp muhafaza edilmişti. Nitekim Hz. Enes, "Hz. Peygamber (asv)'in saçlarını berberin kestiğini gördüm. Ashâb da etrafında dolaşıyor, bir telinin bile, yere değil, mutlaka bir adamın eline düşmesini arzuluyorlardı." (2) der.

Durum böyle olunca dünyanın her tarafında bulunan bu şekilde sakal-ı şeriflerin sayısının sakal ve saçlarla beraber sayılarının günümüze ulaşanların sayılarına yakın olabileceği görülebilir.

Bu sakal-ı şerifler günümüze kadar nasıl ulaştı?

Ondört asırlık bir zaman diliminden günümüze kadar bu sakal-ı şeriflerin ve Efendimiz (asv)'in mübarek saçlarının nasıl ulaştığı konusunda ise Şamil İslam Ansiklopedisinde şu yoruma yer verilmiştir :

“Hz. Peygamber'e ait sakalların günümüze kadar üç yolla ulaştığı düşünülebilir:

Birincisi Ashab-ı kiramdan, Hz. Peygamber'in sakalından bir parçaya sahip olanlar bunu ne pahasına olursa olsun korumak azmini göstermiş; vefat ederken de aynı duygularla evlâdına intikal ettirmiştir. Böylece bu sakal telleri asırlar boyunca kutsal bir miras olarak babadan oğula, dededen toruna intikal etmiştir.

İkinci yol zaman içinde sonraki asırlarda yaşayan Müslümanların da bu mübarek sakaldan bir tek tele bile sahib olmak arzusunu göstermeleridir. Böylece evlerinde, ellerinde sakal-ı şerîf bulunan aileler, komşularına ve diğer din kardeşlerine, gösterdikleri aşırı sevgi ve ilgiden ötürü -ellerindeki miktar elverdiği ölçüde- armağan etmişlerdir. Böylece ikinci elden sahip olan aileler de bunu kutsal bir emanet bilmiş ve muntazam bir şekilde korumuşlardır.

Üçüncü yola gelince; zaman içinde halifeler bu tip sakal-ı şerîf parçalarını gerek kaybolabileceği endişesiyle, gerekse halkın rağbet gösterdiği kutsal emanetleri elleri altında bulundurmak gayesiyle Hz. Peygamber (asv)'den intikal eden kılıç ve bürde (hırka) gibi şeylerle beraber özel korumaya almışlardır. Tarih boyunca Hicaz bölgesine hizmet götüren Müslümanlar tarafından bu emanetler sağlam bir şekilde korunmuştur. Böylece bu emanetler Hulefâ-i Râşidîn'den Emevî'lere, onlardan da Abbasîlere geçmiştir. 1258'de Bağdat'ın Moğollar tarafından tahribini müteakip, Abbasî halifeleri Memluk sultanlarına sığınmışlar ve emânât-ı mukaddese (kutsal emanetleri) yi oraya taşımışlardı. Böylece Mısır, Yavuz Selim tarafından 24 Ağustos 1516 tarihinde ele geçirilince -sakal-ı şerîf de dahil- kutsal emanetlerin tümü İstanbul'a getirilmiştir. Tetkiklere göre dînî ve tarihî bakımdan büyük önem taşıyan bu mübarek emanetler, başlangıçta devlet hazinesinde korunmuşsa da, sonra Topkapı Sarayının Hırka-i Saâdet dairesinde koruma altına alınmış ve bu itina neticesinde günümüze kadar gelmiştir. Şu anda Topkapı Sarayı Müzesinde bulunan bu kutsal emanetler arasında yer alan sakal-ı şerîfler değerli sandık ve kutular içinde korunmaktadır.” (3)

 

Bu Sakal-ı Şerifleri ziyaret etmek bid’at mıdır?

Diğer bir konu ise; bu sakal-ı şeriflerin ziyaretinin bid’at olup olmadığı konusudur. Bu konuyu Lem’alar isimli eserinde cevaplayan Bediüzzaman Hazretleri şöyle buyurmaktadırlar:

“Birden hatıra geldi ki, o saçların ziyareti vesiledir. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma karşı salâvat getirmeye sebep ve bir hürmet ve muhabbete medardır. Vesilelik ciheti o şeyin zâtına bakmaz, vesilelik cihetine bakar. Onun için, eğer bir saç hakikî olarak Lihye-i Saadetten olmazsa, madem zâhir hale göre öyle telâkki edilmiş ve o vesilelik vazifesini yapıyor ve hürmete ve teveccühe ve salâvata vesile oluyor; kat’î senetle o saçın zâtını teşhis ve tayin lâzım değildir. Yalnız, aksine kat’î delil olmasın, yeter. Çünkü telâkkiyât-ı âmme ve kabul-ü ümmet, bir nevi hüccet hükmüne geçer.”(4)


Yani özetle, bu ziyaretler Efendimizi (asv) hatırlamaya, salat-ü selam getirmeye ve sevgisini kalplerde yeniden yaşamamıza vesile olduğundan, vesilelik cihetine bakılmalıdır. Burada ziyaret ve hürmet sakal-ı şerife değil, Efendimize (asv) yöneliktir. Dolayısıyla aksine bir delil olmadığı sürece bu sakal-ı şeriflerin Efendimize (asv) ait olduğuna dair ümmetin bir inancı varsa, bu ziyaretler vesilesi ile Efendimiz (asv) hatırlanır ve salavata vesile olunur.

Kaynaklar
(1) Ali el-Karî, Cemu’l-vesail, I, 99.)
(2) Müslim, Fezâil, 75 (IV, 1812, h. No: 2325). (1S5) el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, III, 261.
(3) Şamil İslam Ansiklopedisi, Sakal-ı Şerif Maddesi, Hüseyin ALGÜL
(4) Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Onaltıncı Lem’a

Yazar: 

Yorumlar